Translate

Deliler Kasabası

3 Mayıs 2011 Salı

Zaman Kurucusu Kitap Özeti .

Biraz önce yüzünü düşürdüğü masasından, ne yaptığını bilmeyen bir insanın tavrıyla doğrularak, çalışma arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında kendisini dışarıya atıverdi. Tam dışarıya çıkmıştı ki karşısındaki büyük kalabalık onu ürküttü.
O yine de cadde üzerinde sadece birkaç saniye içerisinde yerine başka yüzlerin geldiği değişkenliğin içine katılarak, amaçsızca adımlar tüketti. Fakat nereye gittiğini bilmiyordu. Sabahki hayali hâlâ beyninin içerisinde taptaze duruyordu. Bu hayalinden kurtulmak istese de kurtulamıyor, sanki kurtulmak isteyince bu kötü hayal onu daha da sararak etkisi altına alıyordu. Bir an kalbi sıkıştı ve nefes alamadı. Yutkunmaya çalıştıysa da onu da başaramadı. Vücudunun tekrar kasılmaya başladığını hissetti. Birkaç adım atmaya kalmadan caddenin en ıslak tarafındaki su birikintisine doğru hamle yaparak, kendisini birkaç damla suyun içine bırakıverdi. Hemen çevreden birkaç kişi koştu ona doğru. Gözlerini açtığında daha çevresindekileri görmeden keskin alkol kokusunun genzini yaktığını hissetti ve yutkundu acı acı… Sonra etrafını süzdü uzun uzun. Evindeydi…
Kitap’tan bir öykü;

TABLOLU EV
Gaz lambasının kısacık fitilinden tüten nefes alıp verişler hünerli bir ressamın ellerinden çıkmış tabloların içindeki üşümüş yaşamlara güneş gibi gelirdi. Bir ayağı topal bir gecenin ağır aksak yürüyüşünün şehrin her yerinden duyulabileceği bir sırada o kısacık fitil bitiverirdi ölmeye yakın durduğu yolunun kıyısında. Küçücük bir ışıltının tablolar için güneş olduğu vakitler boğazlanıp söndürülmüş ve odaların bir köşesine atılmış yamalı elbiseler gibi bir daha kullanılmamak üzere son bulmuştu. Sessiz sedasız kalan odalar lambadan farksız bir durumdaydı. Yitip gitmeyi soğuk bir düş içinde görüp ertesi güne çıkması için mucizeleri bekleyen bu odaların duvarları kör topal bir karanlığın içinde zorlukla nefes alan ciğerleri bitmiş bir sigara müptelası gibi öksürerek odaların dışındaki yaşamları ürpertmekteydi. Bu hastalıklı sesleri işiten kimi insanlar, işte bu evin önünden geçip giderken yüz yıllık tabloların içine hapsedilmiş yaşamların her gece uyanıp ortalığı tozu dumana kattığını düşünürdü. Tedirgin bakışların hızlı adımlara karıştığı bu anda yine uğultulu, rahatsız edici bir sesin ıslık çalarak ilerlemesiyle geçip gidiliveren sokak tam dik bir yokuşun başladığı yerde biterdi. Sokak, ismini tablolu evin korku verici yalnızlığından alırdı. Bu küf kokulu evin yalnızları yaralı bereli duvarlara asılı duran yüz yıllık onlarca tabloydu. Tablolu ev zamanla ünlenmiş ve bulunduğu sokağın ismini de kendisine benzetmişti: “Tablolu Sokak”
Her gece ölümü giyinen bu evin gündüzü, çocukların şen seslerini işitebildiği kadardı. Ne var ki çocuklar oyunlar kurup oynamak için bu evin bulunduğu Tablolu Sokak’a pek sık uğramazdı. Oysa bu sokak içinde iştah açıcı yemişler veren ağaçlar vardı çocukların hayır diyemeyeceği. Baldan tatlı incirlerin, avuç içini dolduran cevizlerin ve bahar ortalarında çiçeklenip, yazın sıcağında sulu sulu yenen can eriklerinin tadı çok defa bu evin korku verici halini unutturmuştu çocuklara. Fakat yine de adımlar çekingen ve tutuktu söz konusu bu sokaktan geçip gitmek olunca.
Gözlerinde güneşi taşıyan çocukların en çok oynadığı oyunlar arasında “Saklambaç” vardı ki fısıltılar eşliğinde nereye saklanacağını birkaç saniye içinde düşünmesi gereken bir çocuk aynı zamanda gözlerini yumup saymaya başlayan arkadaşının yaslandığı duvara yakın bir yer seçmesini bilmeliydi. Saklanmanın sessizlikle başlayan telaşı birkaç kişinin saklandığı yerde görülüp, sobelenmesiyle yerini gülüşmelere, sobelenen çocukların hayıflanmalarına bırakırdı. En son bir çocuk kalıncaya dek süren bu gürültü patırtı arasına bir yolunu bularak yerleşen sessizliğin çocukların fısıltıları eşliğinde gizemli bir hal alması en çok saklanmakta olan çocuğu tedirgin ederdi. Özellikle “saklambaç “ oyununun oynandığı sırada Tablolu Sokak’a uzak yerler seçen çocuklar kimi zaman kendilerini saklanmak telaşı içinde buraya yakın bir yerde bulurlardı. Fakat bu evin kasvetli görünümünün sokağa düşen gölgesini gören çocuklar, sobelenmek pahasına saklandıkları yerden fırlayarak kendilerini ele verirlerdi. Bu evin gölgesi zaman zaman öylesine uzayıp giderdi ki dik yokuşun başladığı yerde bile görülebilirdi. Evleri bu sokağa yakın olan ve hatta evleri bu sokak içinde bululan insanlar tablolu evin kendilerini rahatsız edici görünümünün arkasında ne olup bittiğini pek fazla merak etmezdi. Sadece bu evin seneler önce kimsesi olmayan bir ressama ait olduğunu bilirlerdi. Ressam, hayal dünyasının sınırları içinde kimi gerçek yaşamdan alıntılanan kimi de bir kurmaca ürünü olan tablolarından üç sene evvel ayrılmıştı. Yaşamı boyunca yenilenen tek şey çizdikleri olan bu ressamın başka hiçbir şeye vakit ayırmadığı, tablolarının dışındaki yaşamı içinde hiç bir şeyi yenilemediği evin halinden biraz olsun anlaşılmaktaydı. Bazen geceler uykusuz geçerdi bu sokak içinde. Uykuların makaslanması hoyrat bir rüzgârın esmeye başlamasıyla bu evden kopan seslerin kulaklara değdiği an başlardı. Bu sesler birçoklarını uykusundan mahrum bırakırken sinir harbi içinde ama daha çok korkulu bakışlarla duvardan duvara gezinen gözlerin biraz altında bulunan dudaklardan bir soru cümlesi çıkardı; şimdi nasıl olsun sabah? Sabah bu sesler olsa da olmasa da olacaktı ve çocuklar oyunlarına bıraktıkları yerden devam edeceklerdi. En nihayet yeni bir gün evlerin bahçelerindeki, kimi sokak aralarındaki ağaçların yapraklarını yakarak doğmuştu. Tablolu Sokak’ın sakinleri geceyi uykusuz geçirmiş olmanın getirmiş olduğu huzursuzlukla ve bir o kadar göz yanmalarıyla pencerelerden dışarıya bakarlarken çocukların şaşırtıcı bir şekilde bu sokağın tamda orta yerinde oyunlar oynadıklarını görmüşlerdi. Çocukların gülüşmelerine, seslerine, haylazlıklarına pek alışık olmayan bu sokak, şimdi faklı bir gün yaşayacaktı. işte sokağın sakinlerini şaşırtan bu yeni gün, çocuklardan birinin diğerlerine her haliyle korku verici tablolu evin içine girmeyi teklif ettiğinde oldukça üşüten bir hal almıştı. Bu fikri ortaya atan çocuk dün gece bir rüya gördüğünü ve rüyada evin içine girdiğini söyleyerek söze başlarken bazı arkadaşları daha fazla korkmak istemeyerek, onu dinlemeden başka sokaklarda oyunlar kurmak üzere oradan ayrılmışlardı. Çekip giden arkadaşlarına aldırmadan rüyasının devamını kalan diğer arkadaşlarına anlatmaya devam etti çocuk ürperen sesiyle…
Bulanık gökyüzü ile hoyrat dalgalar arasında kalmış bir gemi… Geminin rüzgârın öldürücülüğüne rağmen dimdik, ayakta kalmayı başarmış ön ve arka direkleri… Direklere zor da olsa tutunabilen flamalar… Gemi güvertesi oldukça küçük, öte yandan gemi sanki kaptanın kamarasından ibaret gibi. Orta çağın karanlık sularında başlayan bir yolculuğun günümüze değin uzayan hikâyesi gibi bu gemi… Rüyasını anlatan çocuk kelimeleri titizlikle seçip, yaşadıklarını, gördüklerini daha ilgi çekici hale getirmek isterken arkadaşlarından biri, “Sen dün gece bu evin içine girip, dolandığını söylemiyor muydun?” “Sen bu evin değil, sahil kenarlarında demirleyen bir geminin içinde dolanıp durarak sabahlamışsın,” deyince sözünün kesilmesini istemeyen çocuk, arkadaşlarından biraz sabır isterken bile gördüğü rüyayı daha güzel nasıl anlatırım diye düşünmüştü. Rüyasını anlatmaya devam etti…
Evin tahtakuruları tarafından istila edilmiş kapısını gürültüyle açtım ve karşımda açılan kapının heybetini gölgede bırakacak kadar devasa bir tablo duruyordu. Hünerli bir ressamın ellerinden çıkmış bir tabloydu bu gördüğüm… Tabloya yaklaştım… Altında “Orta Çağın Gemileri” Yazılıydı. Tablonun içine girip geminin üzerinde bulunduğu boğucu dalgalarla mücadele ettim. Artık bu andan itibaren evin içinde değildim. Geminin her saniye, nefes alıp verişlerim arasında eriyip giderkenki hali onun yorucu bir ömür denizini dalga dalga geçip bitirdiğini anlatmaya yetiyor. Ahşap ve köhne bu gemi vişneçürüğünü andıran boya kalıntılarını üzerinde taşıyabildiği kadar mutlu saymış kendini. Çünkü bu boya kalıntılarından başka geminin güneşli günlerini anımsatacak bir şey yok. Kim bilir hayatında kaç kasırga görmüştür, havada keskin barut kokusu bırakan top atışları bedenine deymiş midir kim bilir? Tablonun içinde dolanıp dururken rüyanın sonuna doğru elleri boyalı, garip görünümlü bir adam “İşte!” dedi, “Sen de yaşadın olup biteni… Olup biten bir tabloda ressamın ellerinde can bulmuş yaşantılardır. Ve rüyasını gördüğün bu tablo bir zamanlar binlerce mil yol giderek denizi eskitmiş ‘Orta Çağ Gemilerinin’ yitip gittikten sonraki var oluş hikâyesi… Ressam için tabiat, şehir, tekne, deniz, ev asla ölmez…”
Rüyasını bitiren çocuk hȃlȃ o anı yaşıyormuşçasına, rüyalarının el yakıcı sıcaklığında boncuk boncuk terlemişti. Çocukları en cesur kılan duygu merak duygusudur şüphesiz. Sözün bittiği yerden yol alarak, evin içine girip bu tabloyu görmek istedi hepi topu. Eve doğru ilerlerken içlerindeki tüm merak duygusuna rağmen adımlar tutuktu ve bu eve doğru gitmek istemez gibiydiler.
II
Tablolu evin oldukça büyük bir bahçesi vardı. Bahçe içinde bakımsızlıktan birbiri içine girmiş ağaç dallarının ısırgan otları arasına karışan gölgesi çocukları büsbütün ürpertmişti. Yabani otlardan dolayı zorlukla geçilip gidiliveren bahçe, evin kapısının önüne kadar uzanmış gibiydi. Bahçedeki bu yabani otlar ve kimi kırılmış, kimi de cansız yerlerde yatan ağaç dalları evi boğazlar haldeydi. Çocuklar ilk defa içine girme cesareti bulup, merak duygularıyla ilerledikleri bahçeyi tedirgin bakışlarla tanımaya başlarken, üzerinde büyükçe bir tokmak bulunan kapıyı tahtakurularının iştahlı sesleri eşliğinde açıp içeriye doğru sessiz adımlarla ilerlediler. O kadar sessizdiler ki havada uçuşan sivrisineklerin sesleri bile onları gölgeleyebilirdi. Evin içine girdiklerinde güneşin yakıcı ışıltısının hiç uğramadığı duvarlardan orta yere çökmüş bir soğukluk vardı. Buz kesmişti sanki büsbütün her yer… Keskin küf kokan evin duvarları sanki örümcek ağlarının yardımıyla ayakta duruyordu. Biraz önce rüyasını seçtiği süslü kelimelerle anlatan çocuk ilkin rüyasında adeta içine girerek nefes alıp verdiği tabloyu merak ederek ilerledi. Fakat tabloyu bulamadı. Şaşkındı çocuk. Oysaki rüyasında evin kapısını açtığı anda karşısında belirivermişti koskoca gövdesiyle, yüzyıllık tablo… Önce rüyasına inanmak istemedi. Fakat gördüğü rüyanın o kadar etkisinde kalmıştı ki şuan içinde bulunduğu ev bile rüyasından daha sahte geliyordu ona. Tüm çocuklar neredeyse omuz omuza ilerlerken üst kattan büyük bir gürültü koptu. Göz bebeklerinin derinliklerinde bile soluk almaya başlayan korku, büyüyerek sardı evin her bir yanını. Çocuklar ne yapacaklarını bilemediler. Kaçamadılar da… Her zaman yaptıkları gibi saklandılar etrafa tıpkı oyunlarındaki gibi, sessizce…
Korku artık rüyadan da gerçekti rüyasını anlatan çocuk için. Artık bu ev ona sahte gelemezdi. Soğuk odaların kimsesizliğine, hastalıklı duvarların homurtularına, evin her köşesinin korku verici haline rağmen sessizlikle saatlerce saklanmış halde durabilirlerdi. Vakit akşamüstüne doğru hızlı adımlarla varmaya çabalarken, çocuklar evden kendilerini dışarıya atamıyorlardı. Büsbütün ürpermiştiler… Çıt çıkmıyordu. Sanki bütün oyunların sonuna gelinmiş gibi çocukların iç sesleri ağlamaklıydı. Çocukların nefes alıp verişleri bir ölünün soluğu gibi kesilmişti. Sessizlik keşke kelepçeleyebilseydi saatleri. Ama mümkün değildi. Saatlerin duraklamamasının aksine ışıktan çabuk olmak gayreti içindeydi zaman. “Keşke hiç böyle bir merakın peşi sıra sürüklenmeseydik,” diye içinden geçirdi çocuklardan biri. Çok geçmedi belki de hepsi aynı duygu içinde hayıflanıyorken sessizliğin ürpertici hali dayanılmaz hale geldi. Bu defa korkuyu bastırmak için var güçleriyle sesler çıkartmak için çabaladı çocuklar. Fakat kimse yerinden fırlayıp da evin dışına atmak istemedi kendini. Vakit, güneşin bahçedeki ağaçlardan kızıl bir renkle damla damla akıp kaybolmak üzere olduğunu gösteriyordu. Belki şimdi kendilerini evin dışına atıp kurtulabilseler bir daha bu evin, bu sokağın adını bile almayacaklardı ağızlarına. Fakat ölüm giyinmiş evin soğuk bedeni duvarlar üzerinde gezinen bir korku gibiydi. Korku ateşin sıcağı kadar gerçekti gerçek olmasına ama, hayal güçlerinin iplerini ellerinde tutan çocuklar tüm bu yaşananları zihinlerde rüyalara çevirebilirlerdi. Sonra bu merakın kapıları da bir rüya ile açılıp başlamamış mıydı? Çok sonra ses çıkartarak korkuyu bastırmaktan yoruldu çocuklar. Hayal dünyalarının ısıtıcı, hatta yakıp buharlaştırıcı mevsimi içine girdiler. Bu köhne, kasvet kusan koca evi hayal dünyaları içinde eriterek renkli ve huzur veren bir yapıya, görünüme soktular. Sanki hepsi akıl birliği etmişçesine aynı şeyleri düşündü, farklı yerlere saklanıp birbirlerinin iç seslerini duyamasalar da…
Sabah olup, erik ağaçları meyve verdiğinde, işte o vakit başlayacak yaz. Güneşin ışıltılı gözleri hiç kaybolmamak üzere kiraz dallarına asılıp kalacak. Baldan tatlı incirlerin, avuç içini dolduran cevizlerin ağaçları üzerinde yenmesi her şeyi unutturacak kadar keyifli. Belki tekneler içinde denizi görmeye gidilecek… Denizde, parıl parıl yanacak balıkçıların elleri… Pür neşe denizin içine içine dalıp, pişirilmek üzere midyeler çıkartılacak. İşte o vakit yazdır. Sonra gecenin, kasvetin, korkunun düşte ve rüyalar da hiç yeri olmayacak. Sabah olacak ve artık korkudan titremek, soğuğun etkisiyle dillerin tutulması olmayacak. Düşlerle başlayan dünya rüyalarla dönmeye devam etti çocukların etrafında. Uyuyuverdi çocukların hepsi saklandıkları yerde ve düşlerin aksine “Gerçeğim ben!” diye haykıran, tende acı bırakan fakat rüyalarında çocukları yakamayacak olan bir yangın çıkıverdi cüzam yaralarıyla kaplı bu köhne evin odalarında…
Bir ayağı topal Tablolu evin öksürüklü, hastalıklı bedeni dayanamadı birkaç kıvılcımın büyümesiyle devleşen ateş ordusuna ve yığılıverdi içinde hayalleriyle kendilerine yepyeni dünyalar kurmuş çocuklarla… Koskoca bir yaz ham üzüm burukluğunda, çocukların şen seslerinden mahrum geçti ve sonrasında gelen güz, şehri kör dumanlara boyayıp kasvetli gösterdiği için hiç sevilmedi buralarda. Her sonbahar, bu çocukların hatırlanması ve bu mevsim yağmurlara rağmen her evde yangınların çıkmasıydı.