Translate

Deliler Kasabası

12 Mayıs 2011 Perşembe

Yazar, insan ve Yurttaşım

'Yazar, insan ve Yurttaşım'

Şilili yazar, gazeteci ve aktivist Luis Sepúlveda, Jules Verne, Jack London ve Robert Louis Stevenson gibi büyük yazarları ve özellikle macera öykülerini okuyarak büyümüş meraklı bir çocuktu. Ailesi de çok okurdu. Dedesi kitapları çok seven ve küçük bir kütüphanesi olan İspanyol bir anarşistti.
Yaşam Kitap- 1973'te, Pinochet döneminde 2,5 yıl hapis yattı, daha sonra şartlı tahliye edildi, ev hapsinde tutuldu. Bir arkadaşının yardımıyla kaçmayı başararak bir yıl sırra kadem bastı. Bu süreçte direnişçi bir drama topluluğu kurdu. 1979'da, Nikaragua devrimini savunmak için mücadele veren Simón Bolívar Uluslararası Tugayı'na katıldı. Gazeteci olarak çalışmaya başladı, Latin Amerika ve Afrika'da görev yaptı. Bir yıl sonra Hamburg'a gitti. Amnesty International başta olmak üzere Greenpeace ve UNESCO'nun sayısız projesinde görev almaya devam ediyor. Sürgündeyken hayatı, doğa, ülkeler ve halklar hakkında, kısa öykü, roman, oyunlar, radyo oyunları ile deneme türünde yapıtlarıyla birçok ödül kazanan yazarın yapıtları ülkemizde de okurla buluşturuldu. Sepulveda 'Dünyayı onlar, işçiler değiştirecek' diyor ve ekliyor: 'Bir de öğrenciler!' Sepúlveda ile edebiyatı, işkenceyi, sürgünü ve daha iyi bir dünyaya olan inancı konuştuk. Çevirmenimiz Ayça Sabuncuoğlu'na teşekkürlerimizle'


-Sepúlveda yazını şiirle başlıyor' Genç yaşlarınızda ama sürdürmemişsiniz.

- Sürdürmedim ama şiirle arama mesafe girmedi hiç. Bir romanı yazmaya başlamamadan önce onu kafamda uzun bir şiir olarak kurguluyorum, öyle oturtuyorum. Tutkulu bir şiir okuruyum. Bir roman yazarken diğer yazarların romanlarını okumayı keserim ve sadece şiir okurum. Şiir bir roman yazarı için oksijen gibi bir şey.

- En çok Novalis ve Hölderlin'i sevdiğinizi biliyoruz. Neden özellikle onlar?

- Genç bir yazarken Alman Romantik yazarları keşfettim. Bu benim için önemli bir keşifti, çünkü Alman yazarlarda Romantik edebiyatı çok ayrıntılı bir şekilde bulabildim. Romantik yazarların en büyük özelliği insanın iç dünyasını dile getirmeleri ama aynı zamanda bu iç dünyanın dışarıdaki gerçeklikle kurduğu ilişkiyi de öne çıkarmaları. Bu benim sevdiğim ve daima tercih ettiğim bir yaklaşım.

- Türk yazarlardan kimi okuyorsunuz?


- Almancaya ve İspanyolcaya çevrilen Türk yazarları okuyorum ki buna genç yazarlar da dahil yani, sadece Orhan Pamuk gibi çok tanınan yazarları okumuyorum.

'Dünyayı işçiler ve öğrenciler değiştirebilir, yazarlar değil'

- Çok genç başladınız yazmaya ama ne zaman artık 'ben artık bir yazarım' dediniz?

- Bunu cevaplamak aslında kolay değil. Radyo oyunları yazarak başladı yazı. On altı yaşımda Santiago ve Şili'de radyo oyunları yazıyordum. Radyo oyunları deneyimi belli bir hikâyeyi belli bir zaman dilimi içinde anlatabilmemi, kalemimi disipline edebilmemi sağladı. Bir hikâyeyi kurgulamak ve geliştirmek için sözcükleri yerli yerinde ve gereği kadar yazmayı öğrendim. Ne eksik ne fazla, tam gerektiği kadar! Daha sonra 'Cronicas de Pedro Nadie adlı öykü kitabımla on dokuz yaşımda Latin Amerika'nın en büyük edebiyat ödülü olan Casa de las Americas Ödülü'nü kazandım. Kolombiya ve Arjantin'de de yayımlandı. Yarışmaya kitabımı bir arkadaşım göndermişti. Benim için çok çok iyi bir edebiyat öğretmeni gibi o arkadaşım. Kastettiğiniz anlamda bir yazar olabilmek için zaman gerektiğini biliyordum, belli bir birikim gerektirdiğinin farkındaydım ama ilk olarak işte o ödülü aldığımda bir yazar gibi hissettim diyebilirim. Öyle gururlanmıştım ki' Ondan sonra da öyle hissetmeye aralıksız devam etmekte bir sakınca görmedim. (gülüyoruz)

- Epey bir süre gazetecilik de yaptınız.

- 1988'de bıraktım gazeteciliği ve o günden sonra sadece edebiyatçıyım. Yazma yönüm bir şekilde, kendiliğinden edebiyata döndü aslında. Öte yandan iyi yazıldığı sürece gazeteciliğin de edebiyatın bir parçası olduğunu düşünüyorum.

- Sizin gibi gerçeklerle, hatta acı gerçeklerle gönüllü olarak ön saflarda mücadele eden biri için edebiyatın bu mücadeledeki gücü, konumu nedir?

- Ne edebiyat ne de bir yazar dünyayı değiştirebilir diye düşünüyorum. Evet, ben bir yazarım ama aynı zamanda da insanım ve YURTTAŞIM (büyük harflerle yazılmasını rica ediyor). Sosyal konularla bir yazar olmaktan çok bir insan olarak ilgileniyorum. Benim safım bu. Sonuçta dünyayı kitaplar ve edebiyat değil, biz insanlar değiştirebiliriz. Az önce buraya gelirken gördüm Beyoğlu'nda bir eylem vardı, slogan atıyorlardı. Onlar bir manifesto ortaya koyuyorlardı. Onların hiçbiri yazar değil, hepsi işçi ve bir şeyi değiştirmeye çalışıyorlar. İşte dünyayı ancak ve ancak onlar değiştirebilir ve öğrenciler... Bir yazar da buna yardımcı olabilirse, olumlu yönde bir katkı sağlayabilirse ne âlâ. Büyük Portekizli yazar Jose Saramago'nun dediği gibi yazar bir gözlemcidir. Önce bu ve tabii yazar gördüğü şeyin gerçek şey olduğuna dikkat etmelidir. Bir yazarın yanılgısı vahim sonuçlar doğurabilir, başkalarını da yanıltabilir çünkü.

- Slogan atan bir edebiyatınız yok. Yaşamınız boyunca çok ağır olaylar yaşadınız, sürgün oldunuz, hapse girdiniz, işkence gördünüz. Ama ne YURTTAŞ, ne insan ne de yazar olarak kinlenmedi kaleminiz. Yapıtlarınızın ortak noktalarının başında vicdan duygusu en önde mesela... Paylaşım, güven, sevgi, kapıları birbirlerine ardına kadar açılan kalpler sonra'

- Bir kere edebiyata karşı çok derin bir saygım var. Çok iyi, sert politik manifestolar yazabilirim ama yazar olarak benim rolüm bu değil. Mesela demin bahsettiğim bu eylem yapan metal işçilerini konu alarak bir manifesto kaleme alabilirim ama bu bir yazar olarak yaptığım bir şey olamaz, yapıtlarıma girmez. Edebiyatımı hayatın acı taraflarından uzak tutmaya çalıştım hep. Benim hesaplaşma anlayışım, intikamsa intikam anlayışım mizah. Yapıtlarımda ironik olmaya, özel bir ironi algısına sahip olmaya çalışırım. İyimser bir insanım, edebiyatım da öyle'

- İyimser ve hayli gerçekçi de' Soyut hani kopuk hayalci değil'

- Kesinlikle gerçekçi bir yazarım, beni gerçekler ilgilendiriyor. Gerçekliği hep değişik açılardan görmeye ve ortaya koymaya çalışıyorum. Bir yazar olarak önemsediğim tam da bu.

'Beni kaybedenler ilgilendirir!'

- Karakterler yoğun bir empati içinde romanlarınızda. Öyle ki karakterler birbirini sever hale de gelebiliyor. Uzlaşıyı hep arayan bir yazarsınız demek yanlış olur mu?

- Prensiplerimden ödün vermeden evet. Hayatım boyunca böyle oldu bu. Romanlarımın baş karakterleri hayatta hep kaybetmiş insanlar. Biraz önce vicdan demiştiniz, işte kaybedenlerin hep büyük bir vicdanı olur çünkü. Neden kaybettiklerini bilirler ve yenilmiş olmak pes etmek anlamına gelmez, hep yaşama devam etmeye çalışırlar. Onun için romanlarımda da gerçek hayatta da beni kaybedenler ilgilendirir, kahramanlar değil. Ayrıca zafer çok ilginç bir şey değildir ama yenilgi ilginçtir.

- Tüm bu bağlamlarda bir Shuars Indians deneyiminiz var ki hayata bakışınızı tümüyle değiştirdiğini yazmıştınız yıllar önce. Onu anlatır mısınız?


- Ekvator-Peru sınırında Masonik bir bölgede bulunan 800'ü aşkın etnik gruptan biridir Shuars Indians. Yedi ay yaşadım onlarla ve o insanlardan çok şey öğrendim. Hayatımın bazı kültürel unsurlarını tamamen değiştirdiler. Kendi içimde bir aydınlanma yaşamamı sağlayan prensipler kattılar hayatıma. Orada öğrendiğim bazı gerçeklikleri Avrupa'ya taşıyamadım çünkü apayrı iki dünya söz konusu... Örneğin bu insanlar ekoloji kelimesini hiç duymamışlardı. Bu kelimeyi hiç duymamışlardı ama son derece ekolojik, doğayla iç içe, barışık bir yaşam sürüyorlardı. O kelimeye hiç ihtiyaç duymamışlardı. O çeşitlilik, o kültür Latin Amerikalı olmanın ne demek olduğunu fark etmemi sağladı. Bildiğimi sandığım ama aslında bilmediğim bir gerçekliğin farkına varmamı sağladılar. (duraksıyor ve biraz da dalgınlaşıyor, hemen soruyorum)

- Neydi o gerçeklik?

- Sürgüne gitmeden önce Latin Amerika ülkelerinin tek bir gerçekliği olduğunu sanan bir Şililiydim. Latin Amerika iki dilin, İspanyolca ve Portekizce'nin konuşulduğu bir kıtadır ve göçmenler kıtasıdır diye düşünüyordum. Orayı terk ettikten sonra anladım ki Latin Amerika sadece göçmenlerin kıtası değil, yerlilerin ve göçmenlerin kıtasıdır. Sadece iki dil olduğunu sanırken aslında çok fazla dil olduğunu keşfettim. Kıtanın içerdiği o 'çok çeşitliliği' yerinde, mekânında fark ettim. En sonunda da bu kıtanın verdiği büyük mücadeleyi aslında tam olarak o zaman anladım.

- Dediğiniz gibi iki apayrı dünya' Yıllardır Avrupa'da yaşamak Latin Amerikalılığınıza nasıl etkidi?


- Bağlarımı koparamadı. Hatta otuz bir yıldır Avrupa'da yaşıyorum ve süre içinde Latin Amerika'yla, özellikle de kıtanın çeşitliliği ile olan ilişkim daha da arttı diyebilirim. Belki de o aradaki mesafe o gerçekliği daha iyi anlamamı sağladı. Kendimi her geçen gün daha çok Latin Amerikalı hissediyorum.

- Bir yazınızdan alıntılarsam, Marksist-Leninist ideolojinin bir reçete olmadığını her yapıda geçerli olamayacağının ayırtına varmanızı, o sorgulamayı da getirmiş Latin Amerika'nın gerçekliğini keşfetmeniz'

- Bazı teoriler vardı kafamda. Marksist teoride insan doğayı dönüştürmelidir. Ben böyle düşünmüyorum insan doğayla uzlaşı halinde yaşamalıdır. Ekonomik anlamda da insani anlamda da' Tabii ki toplumun daima sol kanadındayım. Politik aktivitelerime de çok genç yaşta başladım Şili'de. Mesela Leninizm için çok büyük bir ön sevgimiz yoktu, körü körüne kabul etmiş değildik. Biz de yeni bir toplum yaratmayı amaçlıyorduk ama politik diktatörlük değil. Hiçbir şekilde hiçbir diktatörlük istemiyorduk. Özgür bir ülkede özgür insanlar olarak kendi tarzımızda bir demokrasiye ulaşmaya çalışıyorduk.

'Siyasi tutuklu bulundurmak bir ülke için utanç'

- İşkence gördünüz'


- Bütün siyasi tutuklular gibi evet. Siyasi tutuklu bulundurmak bir ülke için büyük bir utanç. Bu maalesef hayatımın bir parçası ve bununla birlikte yaşamak zorundayım. Hastalık anlamında bir travma yaşamadım, çünkü nedenini biliyordum. O nedenle bir şekilde bununla baş edebildim.

- Bugünden bakarak Şili'yi ve dünyayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Şili demokratik bir normalliği yakaladı, diğer bütün ülkelerde olduğu gibi içsel zorluklar yaşıyor ama neyse ki ve çok şükür ki diktatörden kurtulduk. Bugün hukuka dayalı bir rejim var.

- Arka bahçemiz diyorlardı'


- Evet, öyle diyorlardı ama bugün Arjantinlilerin, Brezilyalıların fikirleri ABD'nin fikirlerinden, argümanlarından daha önemli. Bu da bizim demokrasilerimizin geleceği açısından çok umut verici.

- Patagonya Ekspresi en kişisel yapıtınız kuşkusuz. Günce gibi adeta...


- Evet. Özgeçmişimden renkler, duygular taşır. Boğa Güreşçisinin Adı kitabım da tam olarak biyografik denilemese de başkarakterin benden çok renkler, izler taşıdığı bir roman. Referans benim orada da ve kıtam, Latin Amerika'

- Renkler dediniz, renklerle bitirelim öyleyse, iyimser bir yazar olarak hangi renkleri verirsiniz yapıtlarınıza?

- Aşk Romanları Okuyan İhtiyar yemyeşildir. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, gri-mavidir. Patagonya Ekspresi ise rüzgârın bir rengi olsaydı o renk olurdu. Duygusal Bir Katilin Günlüğü siyah. Boğa Güreşçisinin Adı yeşil-kırmızıdır. Dünyanın Sonundaki Dünya ise beyaz.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar/ Luis Sepúlveda/ Can Yayınları/ 120 s.

Martıya Uçmayı Öğreten Kedi/ Luis Sepúlveda/ Can Yayınları/ 106 s.

Patagonya Ekspresi/ Luis Sepúlveda/ Can Yayınları/ 108 s.

Duygusal Bir Katilin Günlüğü/ Luis Sepúlveda/ Can Yayınları/ 120 s.

Boğa Güreşçisinin Adı/ Luis Sepúlveda/ Can Yayınları/ 192 s.

Dünyanın Sonundaki Dünya/ Luis Sepúlveda/ Can Yayınları/ 112 s.