Translate

Deliler Kasabası

19 Mayıs 2011 Perşembe

Yazı ve inşa

Julien Gracq'ın Söyleşiler kitabındaki son söyleşi, Boui'yle 2001'de gerçekleştirdi. Orada, bir noktada, 'yazı şantiyesi'ne getiriyor sözü Yapıt'ın bütününü değil, bir kitabı bağlıyor kullandığı imge.
Kendi çatı çalışmalarımdan biliyorum: Ayrıntılı da olsa, bir şantiye tutanağı yazar için başvuru kaynağı olmanın ötesinde uzunboylu bir çekicilik taşımaz, okur gözünde. Üst-metin amacıyla yaklaşılmışsa başka olanaklar tanır hiç şüphesiz; gelgelelim, estetik bir öge değildir şantiye: Arkasındakinin öne çıkması beklenir, bir an önce soyulmalıdır yapı ondan.


Şantiye, yazarın cephesinden bakıldığında, neredeyse elzem bir ön-inşaat türü. Şantiye dosyalarımda, Gracq'ın çok yerinde bir vurguyla mnemoteknik kapsamına soktuğu, çeşitli 'unutma!' notları ağırlığı tutar. 'Kırmızı Eşek', 'Melekler Kitabı', 'Mimarın Düşü', yeni çıktığım 'Bir Su Masalı' şantiyeleri peş peşe bir kitapta toplanacak olsa (yazılmış bölümler alıkoyularak), ne türden bir işe kalkıştığım görünür sanırım: Ne'yi nasıl yazmayı kurduğum. Gel gör ki şantiye şantiyedir, inşaat yazmaya başlayınca başlar, yazmayı bitirince tamamlanır: Bir şantiye çalışması, hedeflediği kitabın yazar cephesinden bir ön karalaması olabilir de okurun gözünde yeterliliği tartışılır bir projelendirme olacaktır.

Gracq, resim sanatında durumun alabildiğine farklı olduğunun, kimi zaman ressamın karalamasının ya da taslağının, ortaya çıkan yapıttan daha değerli olabileceğine değiniyor, paylaşıyorum: Guernica'nın hazırlanış sürecini yansıtan kitapta (Ellen C. Oppler, Picasso's Guernica, 1988) yer alan taslakların, bitmiş yapıttan daha etkili göründüğünü düşünmüşümdür.

Aynı söyleşide, kitabın yazılış evresine ilişkin sağlam bir benzetmeye ayrıca başvurmuş Gracq: Yemek hazırlarken ocağın üstündeki farklı kaplarda, aynı yemekte sonra bir araya gelecek malzemenin, kısık ateşte ya da canlı ateşte pişirilmesinde olduğu gibi yazar da kitabını kurarken önceden şantiyede hazır ettiklerini paralel ocaklara sürer. Bir yandan inşaata girişilmiş, bir yandan şantiye çözülmeye başlamıştır. Kitap bittiğinde, aşçının malzemeden artan posayı ya da artıkları çöplüğe havale ettiğini hesaba katarsak şantiye de yok edilecektir.

*

Gustaw Herling'in günlüğü üzerindeyim bir kez daha. Gece Tutulmuş Günlük'ten pek çok parçayı okurken, ona yakınlık duymanın nedenini geç de olsa keşfettim sanırım. Dîvan şiirlerine komşu bir mercekten bakıyor insan hikâyelerine. Bir seçki elimdeki: Özgün dil versiyonu üç ciltmiş, hangi ölçülerden hareket edildiği belirtilmiyor önsözde. Her durumda, bütününü okumak isterdim, birinin benim adıma makas kullanması canımı sıkıyor.

Görkemli hikâyelere yöneliyor Herling. Sahibi yaralandığında başucunda ölümünü bekleyen, sonra da koşmaya başlayarak kendini bir yardan aşağı salıveren atın öyküsü gerçekten de gerçek mi? Gerçekse, iyi seçici yazar, değilse, iyi kurucu. Napolili 'kediler kralı'nın, Cacciopoli'nin üstüne yazdıkları derin bir portreci olduğunu da gösteriyor. Geçenlerde, Balmumcu'da bir fotoğraf atölyesinin duyurusu gözüme çarptıydı, 'portre ve hikâye çalışmaları'ndan söz ediliyordu orada, tam öyle.

Ayrıntılara büyüteçle bakmayı biliyor. Tsavetayeva, yorgun bir bavulunu, yolda açılıp içindekiler dökülmesin diye, Pasternak'tan aldığı bir iple bağlamış. Bir hafta sonra, o ipi kullanarak intihar etmiş. O parçada, 'söylenmemiş olan'ların payını ustalıkla karşımıza dikip çekiliyor Herling.

Fikirlerini sıklıkla paylaşmadığımı gördüm. Değer verdiği kimi yapıtlar (örneğin Leonor Fini'ninki) benim gözümde değersiz, kökten karşı çıktığı kimi yapıtlar (örneğin Shoah) benim önem verdiklerim. Bunlar, sıkı bir yazardan sıkı bir kitap okuduğum gerçeğini değiştirmiyor.

Bir Piranesi sergisini gezişinin ardından, o güne dek okudukları nedeniyle, gravürlere 'çıplak göz'le bakamamaktan yakınıyor. (Aynı durumu, üstümüze yığılmış onca yorum yüzünden Kafka okurken de yaşadığımızı anımsatıyor başka bir gün). Şüphesiz doğru. Yaş ilerlerken, araya giren üst-metinlerin etkisinden soyunmayı öğreniyor gene de insan. Ne yazık ki genç yaşta okuduğumuz pek çok metne yeniden dönecek vakti bulamıyoruz: Henüz okuyamadıklarımız ister istemez daha güçlü bir çağrı yapıyor. Sofokles'in Kral Oedipus oyunlarını yeniden okumam gerekiyor, canım istemiyor oysa! Buna karşılık, Philoctetos'a ulaşmak ve bir an önce okumak için sabırsızlanıyorum.

Herling'in çevrilmiş bütün kitaplarını okudum. Çevrilmemiş olanları yokluyor, Librairie Polonaise'den soruşturuyorum, bekliyorum. Araya girenlerin (yayıncı, çevirmen) besbelli acelesi yok. Okurun, ölmeden onları okuma isteğinin anlamını hesaba katmıyor kimse. Yazarlar bile.


19 Mayıs 2011