Translate

Deliler Kasabası

12 Mayıs 2011 Perşembe

İnsan nasıl zalim olur?

'Hepimiz zalim aday adayıyız!'

İnsan nasıl zalim olur? İçimizdeki zulmün nasıl farkına varırız? Benliğimizdeki zulmün üstesinden nasıl geliriz? Zalime nasıl teslim olunur ve nasıl karşı konulur? Hitler, McCarthy, Humeyni, zulmü kitlelere nasıl yaydı? Zulüm fikri milyonlarca zihne nasıl zuhur etti?
Yaşam Kitap- Bugün ne değişti (mi?) Kurban, zulmedene neden korkuyla karışık hatta neredeyse fanatikleşen bir hayranlık hisseder? Bunun ardındaki genetik, sosyal nedenler ve sonuçları nelerdir? Zulmü neden asıl mazlumlar öğrenir ve en kötüsünü de onlar uygular? 'Biz ve onlar' ayrımı nedir? 'Cemaatçi biz'in faturası ve diyeti nasıl ödenir? Ayrımcı vicdan ne menemdir? Toplum manipülatörü tatlı su entelleri en iyi neyi bilir? Peki ya literatüre giren yeni emperyalist kavramları biliyor musunuz?.. 'İnsancıl'mış emperyalizm! Bir de 'iyi niyetli'ymiş! Sonra 'liberal'miş! 'Kozmopolit'i de varmış! Emre Kongar kendini neden bencil diye niteliyor ve neden bu kitabı yazdığı için utanç duyuyor? Kongar'la yeni kitabı İçimizdeki Zalim'i konuştuk.

-İnsan nasıl zalim olur?

- Bir kere aileden başlıyor ama sadece aileyle de olacak iş değil. İçimizdeki Zalim'de ayrıntılarıyla veriyorum, birçok aşaması var. İnsan asıl aldığı eğitimle demokrat ya da zalim olur, bu kadar net yani. Okullardaki resmi eğitim bu konuda son derece belirleyici ve pekiştirici bir rol oynar. Günümüzde bu durum bilhassa ülkemiz özelinde maalesef pek çok olumsuzluk çağrıştırır.

- Bölüm sonlarında okurlara mini bir test yapıyorsunuz...

- Zulmü sınıyoruz o testlerde, içimizdeki zalimin ne durumda olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Faydalı olacağını düşünüyorum.

- İçimizdeki Zalim'i yazmanızdaki itici gücün birey ve toplum olarak artık zulme, zalimlere karşı direniş için yeterli bilincin gelişmiş olduğuna ilişkin inancınız olduğunu ifade ediyorsunuz kitapta. Oysa aksi sorgulanıyor günümüzde hem Türkiye özelinde hem de dünya genelinde'

- Sorgulamak da bilinç gerektirir. İyi ki sorguluyoruz ve daha çok sorgulamalıyız. En çok da kendimizi! Kitabımın da ana tezi, buradan yola çıkıyorum; benliğindeki zalimin üstesinden gelemeyenler, içimizden, toplumsal ve siyasal yapımızdan yetiştirdiğimiz zalimlere karşı koyamaz. Üstesinden gelebilmenin yolu o dürtüyü nasıl kontrol etmemiz gerektiğini anlamaktan geçiyor.

İstisnasız hepimiz zalim aday adayıyız! Hepimiz potansiyel zalimiz! Kitapta faşizan çılgınlığın geldiği boyutları ortaya koyan iki ibretlik örneğe, bir zamanların Nazi Almanyası'na ve sonra da ABD'deki McCarthy dönemine özellikle dikkat çekiyorum bu nedenle. Milyonlar nasıl şuurunu yitirdi, bu akıl almaz şiddeti, baskıyı nasıl içselleştirdi? Sadece korkuyla açıklanamaz bu!

İnsan psikolojisinin, toplum psikolojisinin teslim olduğu uyaranlar var. Gustav Flodberg, zalim diktatörlerin halkın desteğini nasıl alabildiğini açıklarken Stockholm Sendromu'ndan bahseder mesela. Kurban zulmedene neden korkuyla karışık bir hayranlık hisseder? Öyle ki neredeyse fanatikleşir bu hayranlık. Bu noktada Stockholm Sendromu'nun ardındaki genetik, sosyal nedenleri ve sonuçları da irdeliyorum kitapta.

'Zulmün beterini asıl dünün mazlumları yapıyor'

- Sizce Türkiye bugün Stockholm Sendromu mu yaşıyor?

- Bence yaşıyor ve bu ilk değil! Ama her halk er ya da geç uyanır!

- Komplocu siyaset buna izin verir mi?

- Sorgulayan kafayı sonsuza dek manipüle edemez komplocu siyaset. Yoksa sonsuza dek mazlum kalınır. Zalime teslim olunur! Nazi dönemi, McCarthy dönemi örnekleri ortada. Yani zalim Hitler'in siyaseti lehine çevirmek için komünistlerin aleyhine tezgâhladığı Reichstag yangını ne? Düpedüz komplo. Naziler bu sayede parlamentoya Reichstag Yetki Yasası'nı onaylatıp yani oldubittiye getirip tüm yetkileri Hitler hükümetine devrettirdi. Seçimlerle bir kere iktidara geldikten sonra da komplolar, baskılar ve propagandalarla halkı nasıl uyuttukları ve hatta dönüştürdükleri de ortada.

McCarthy'ye gelince güya demokratik kurallara uygun geldi ama devletin tüm olanaklarını başta muhalifleri aleyhine seferber etti. Medyayı maymun etti. Kirli siyaset-istihbarat ve medya işbirliğiyle ve elbette yalan gerekçelerle, iftiralarla suçlamadığı siyasetçi, aydın, sanatçı, bilim insanı, yazar kalmadı. Kendinden olmayanların canına okudu adam. Toplumun psikolojisini bozdu, korkuyu egemen kıldı o da. Evet, oradaki zulüm bir dönem egemen oldu ve demokrasi tarafından mağlup edildi ama o sürede olan oldu, kıyameti yaşadı insanlık! Bu örnekleri kitapta öne çıkarmamın nedeni bu. Bu acı deneyimlerden ders alınmalı.

- Kitabınızda bu konuda istisnai mi demeli bir İran değerlendirmesi var...

- Batı'ya göre istisnai olabilir ama kendi coğrafyasında çok normal. Geleneklerinde var bir kere Gamze! Otoriter rejimi içselleştirmiş uluslarda meydan zaten hep zalimlerin. Kitapta otoriter ve totaliter rejimin farkını ve İran'ın otoriter rejimden totaliter rejime geçişini süreçleriyle yazdım.

Totaliter daha geniş alanda hayatı zindan ediyor. İran'da da demokrasi umuduyla yıkıldı otoriter rejim ne oldu? Otoriter Şah gitti, totaliter Humeyni geldi ki işte sonrasında da Ali Hamaney sürdürdü. Neredeyse bireyin nefes almasını bile kurala bağladılar. Bırakın yargıyı, parlamentoyu hele ki muhalefeti, medyayı falan, ne yasaması, ne yürütmesi, ne yargısı kımıldayabilir. Ayetullah ne derse odur! Öyle yaptırımlar zinciriyle karşı karşıya kalındı. Ama adı cumhuriyet, İslam Cumhuriyeti!

- Zalimler değişiyor ama zulüm değişmiyor.

- Değişmiyor. Bir türlü de ders çıkartılamadığından herkes, hangi dönem olursa olsun mevcut zalimlerden ve kendi gördüğü zulümden şikâyet ediyor. Bu bir de ters tepiyor işin daha da kötüsü. İnsanlar zulmü iyice öğreniyor. Asıl mazlumlar öğreniyor zulmü. Sonra ellerine fırsat geçtiği zaman kendileri iktidara geldiklerinde bu sefer onlar zulüm yapmaya başlıyor. Hem de beterini yapıyorlar.

- Zulmün temelinde yatan 'biz ve onlar' ayrımının her tarafa egemen olması...

- Gayet tabii. Tarım devrimindeki din ve mezhep kimliğinden ve sonra endüstri devrimindeki ırk ve milliyet kimliğinden ileri geliyor bu ayrım. Oysa şimdi artık bilişim devrimini yaşıyoruz ve bu devrimde insanların ırk, din, cinsiyet farkı olmaksızın doğuştan eşit oldukları kabul ediliyor.

Egemen ideoloji din değil, milliyet değil. Onlar hâlâ var ve kimliklerimizi belirliyor ama egemen ideoloji eşitlik, demokrasi ve insan hakları. Bunlar savunulacak ve zulme karşı mücadelede savunulacak esas noktalar olmakla birlikte maalesef hâlâ o 'biz ve onlar' çizgisinde zedeleniyor.

Onun için bakıyoruz dünün mazlumları, bugünün zalimleri olmuş zulüm yapıyor ve bugünün mazlumları da yarının potansiyel zalimleri haline gelmiş, zulüm yapmaya hazırlanıyor.

- İçimizdeki Zalim'de yurtdışında henüz yayımlanmamış olan ve sizin okuma metnine ulaştığınız bir kitaptan alınan referanslar da var: Zero Degrees of Empathy-A New Theory of Human Cruelty (Empatinin Sıfır Dereceleri-İnsan Zulmü Üzerine Yeni Bir Teori). Simon Baron-Cohen imzalı kitapta empati odaklı bir yaklaşım geliştiriliyor. Çağın en eksik dürtüsü...

- Eksik olması bir yana neredeyse ihtiyaç da hissedilmiyor buna. Zaten 'biz ve onlar' ötekileştirmesini, ayrımını yaptığınız andan itibaren sıfırlanıyor empati. Baron-Cohen, 'Zulmün temelinde insanın kendini başkalarının yerine koyabilme yeteneksizliği yatıyor' diyor. İnsanların empati düzeylerini 0 ile 6 arasında sınıflıyor ve empati düzeyi sıfır olanların bir bölümünün zulmetmeye eğilimli olduklarını ortaya koyuyor. Bu önce genetikten geliyor, sonra aile ve okulda aldığı eğitimle gelişiyor. Sonra da hayatta, iş hayatında, siyasette medyanın da pompalamasıyla kökleşiyor.

'Cemaatçi biz, ayrımcı vicdan'ı yaratıyor'

- Cemaatçi biz'i yaratıyor...

- Evet, 'cemaatçi biz'... Çok güzel, tamamen budur.

- 'Ayrımcı vicdan' diyorsunuz mesela kitapta..


- Tabii o 'cemaatçi biz' vakit yitirmeden ayrımcı vicdanı yaratıyor. Ayrımcı vicdan zalim bir vicdandır. Ayrımcılık yaptığı ötekilere karşı uygulanacak her türlü zulmü baştan meşru ve kabul edilebilir sayar.

- Ne menem bir 'vicdan'sa artık...

- Eh işte vicdan dediğin şey insanın tüm değer yargılarının ürettiği bir tür bilinç. Bütün tarih ve benzeri geçmişe dönük serüvenler diyelim savaşlar, zulümler vesaireler ayrımcı vicdanı maalesef pekiştiriyor. Ben kitapta da vicdan ile bilinç'i birbirlerinin yerine kullanıyorum geçişli olarak.

Hemen hemen aynı şey; biri daha çok ahlaka, kurala dayalı, öbürü daha çok olup bitenlere dayalı. Ama her ikisi de neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırmaya gelince hemen eşleşiyor. Bunu 'biz ve ötekiler' diye ayırdığın andan itibaren empati de sıfırlanıyor, zulüm de en yüksek düzeye çıkıyor.

Günümüz için konuşursak küresel zulmün ardında Huntington'ın özellikle ikinci kitabı Biz Kimiz?'deki hastalıklı, ayrımcı, ırkçı duygu yatar. Huntington Biz Kimiz?'de, 'insanların yaptığı iş, sınıflar vesaire değil, kökleri önemli' diyor ve böylece insanlığı hemen tekrar tarım dönemine ve endüstri dönemine götürüp diniyle, mezhebiyle, ırkıyla ve milliyetiyle tanımlıyor ve doğrudan nifak tohumları ekiyor. Huntington yüce(!) ayrımcı vicdanıyla 'ötekiler'i açık açık tanımlıyor da üstelik. Huntington'ın deyimiyle Batı Uygarlığı; Batı ve Kuzey Avrupa, Birleşik Amerika, Kanada ve Avustralya'dan oluşur. Bu uygarlık tek ve biriciktir, asla taklit edilemez ve kendisine benzeşilemez diyor. Kalanı 'öteki' yani...

- Bildiğimiz faşist yani...

- Gayet tabii. Huntington bu yüzden yirminci yüzyılın en büyük kültürel ve siyasal mucizesi sayılabilecek Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve bir din-tarım toplumu olan Osmanlı İmparatorluğu'nun bir ulus devlete, bir çağdaş devlete dönüşmesi deneyimini reddediyor. 'Siz nasıl Batılılaşabilirsiniz, zaten Batılılaşma diye bir şey yok ki' diyor; 'sizin bütün yaptığınız toplumu ikiye bölmektir' diyor. 'Toplumu ikiye böldünüz şimdi bundan vazgeçin, bu laikliği falan bırakın, Mustafa Kemal Atatürk'ü reddedin, hatta Rusya'da Lenin'in reddedildiğinden daha şiddetle Atatürk'ü reddedin' diyor. 'Siz İslam uygarlığına geri dönün, özüm budur deyin ve İslam devletleri, ülkeleri arasındaki liderlik için uğraşın en çok. Buna donanımınız da uygun olabilir, çünkü uğraşmışsınız, didinmişsiniz biraz uygarlaşmışsınız belki bunu başarırsınız' diyor. Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, Huntington'a göre 'olmaması gereken bir deney.' Onun için de buna şiddetle karşı çıkıyor. Uygarlıklar Çatışması kitabında da koskoca bir bölüm ayırdı buna, bu niçin olmaz, Türkiye niçin bölünecek diye. Maalesef Amerikan neoconları (Yeni Muhafazakârları) bütün dünyaya bu çizgide bakıyor.

- Yeni dünya jargonları moda oldu bir de, literatüre giren 'yeni emperyalist' kavramları da inceliyorsunuz kitapta.

- Evet, neofaşizm seviyor böyle absürt sloganlar üretmeyi. 'İnsancıl emperyalizm' (humanitarian imperialism) diyor mesela. İnsancıl diyor adamlar insancıl! 'İyi niyetli emperyalizm' (benevolent imperialism) diyorlar, işte 'Liberal emperyalizm' (liberal imperialism), 'kozmopolit emperyalizm' (cosmopolitan imperialism) falan. Londra Üniversitesi Uluslararası Siyaset Profesörü Ray Kiely, Rethinking Imperialism ('Emperyalizmi Yeniden Düşünmek') adlı kitabında ABD'nin Irak ve Afganistan örneklerinden yola çıkarak, bütün bu yeni kavramlar 'ikna edici değildir, antidemokratiktir ve kendi içlerinde çelişiktir' diyor. Biz daha da ileri gidelim düpedüz saçmalıktır, eşyanın doğasına aykırıdır!

- Dün Yahudiler hedefteydi bugün Müslümanlar...

- Zulüm virüs gibidir kısa sürede yayılır, bulaşır, öyle ki zamanla kimse kendisini pençesinden kurtaramaz, kurtaramamıştır. Komünistler, sosyalistler ve genellikle solcular da hedefte değil miydi? Ateistler ve agnostikler de öyleydi. Birinin 'ötekisi' hep vardı... Şimdi Müslümanlar hedefte evet, Huntington'ın görüşlerine göre Sovyetler Birliği çöktükten sonra önlerindeki düşman hem de daha büyüğü İslam uygarlığı. Üstelik Huntington orada da durmuyor ve 'Batı uygarlığı bunu da yenerse, bu sefer Çin uygarlığı gelecek' diyor. Bir de 'herhangi bir uygarlık rahatladığı zaman, karşısında bir meydan okuma olmadığında çöker' diyor. 'Uygarlıklar mutlaka bir meydan okumayla karşılaşmalı ki uygarlığını geliştirebilsin' diyor ve bu nedenle Batı'nın karşısında yeni düşmanlar üretiyor.

'Kitabımda kimseyi hedef göstermedim'

- Zalimin dili konusuna gelirsek nefret söylemlerinin dünyada da, ülkemizde de hangi cinayetlere sebep olduğuna yakın tarihten örneklerle yer veriyorsunuz kitabınızda. Sonra 'Bir ülkenin lideri mahkemelerde görülen davalar için 'Men Dakka Dukka' (Kapı çalanın kapısını çalarlar; dün bana bugün sana, anlamında) derse o ülkede artık muhalefete, eleştiriye ve hatta en genel anlamıyla özgürlüklere yer kalmaz, zulüm her yere egemen olur, ortam bir cehenneme dönüşür' diye yazıyorsunuz mesela.

- Bir ülkenin yöneticisi, başkanı, başbakanı, lideri, kendi kişisel öfkesini, kin ve nefretini, yönettiği ülkenin idari, adli ve mali mekanizmasına yansıttığı zaman, o ülke artık yaşanmaz hale gelir. Zalim bir lidere karşı direnişin tek ve biricik yolu, demokrasiyi, insan haklarını, laikliği, hukuk devletini, sosyal devleti savunmaktır. Bu konuda 'ama' diyenlerin sayısı da az değil farkındayım ama hedef zalim olmamak olmalı, mazlumken zalime dönüşmemek olmalı.

- Ülkemizde zulme uğramış kitleleri de okuyoruz. İçlerinde yok yok...

- Maalesef öyle. Kadınlar, yoksullar, muhalefettekiler, Aleviler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler, düşman işgaline uğrayan tüm topraklardaki ve özellikle Anadolu'daki halk, Türkler bu topraklarda tarihsel olarak zulme maruz kaldılar. Ama ben Türk'üyle, Kürt'üyle, Rum'uyla, Ermeni'siyle, Yahudi'siyle, Süryani'siyle, Nasturi'siyle, Levanten'iyle, Sünni'siyle, Alevi'siyle, Şii'siyle, Ortodoks'uyla, Katolik'iyle, Protestan'ıyla, ateistiyle, içimizdeki zalimi bozguna uğratacağımızı biliyorum. Zalimler geçici kazanır, bu hep böyle oldu.

- Bencil olduğunuz için demokrasiden yana olduğunuzu yazıyorsunuz kitapta.

- Gayet tabii, çünkü ancak demokratik bir rejim altında mutlu ve verimli olabileceğimi, insanca yaşayabileceğimi düşünüyorum. Bunu yitirmek istemiyorum. Demokrasi adına bencilim. Bencil olduğum için demokratım, herkes için demokrasi olmazsa benim için de olamaz. Bu konuda istisna da değilim. Onun için içimizdeki zalime karşı özellikle seçim dönemlerinde uyanık olmak zaruri diyorum.

- Tatlı su entellerini de yazıyorsunuz kitapta. Bu dönek entellerin zulme destek veren bir saldırganlık sergilediğini ifade ediyorsunuz. Açar mısınız bunu?.

- Kitapta 'entel' sözcüğünü, 'çıkar uğruna düşünceleri değiştiren' anlamında kullanıyorum. Üç grupta topladım: İşte otoriter yapılanmaya destek veren ilk grup 'tatlı su entelleridir' diyorum. Güce tapar bunlar, kim güçlüyse onların yanındadır. Yandaşı oldukları otoriterlerin değirmenine özellikle kamuoyunu yönlendirmek anlamında su taşımakla sorumludur. İkinci grup dönekler, Gamze biliyorsun işte militandırlar, hırslı ve hınçlıdırlar. Kendi geçmiş beceriksizliklerini, omurgasızlıklarını hiç sorgulamazlar. Zamanında yine dönerek destekledikleri ideolojiler sonuca ulaşmayınca ceremesini o gün için karşıtı oluverdikleri saftan çıkarırlar. Her an herkese karşıt olmaya hazırdırlar. Yarın onları bambaşka bir ideolojinin bayraktarlığını yaparken görebiliriz. Karşımıza senden benden daha demokrat çıkıverirlerse şaşırmayız bile! Üçüncü grup ise entel kimliğindeki normal insanlardır; susar, sorgulamaz, merak da etmez. Bol miktarda var.

'Keşke bu kitabı yazmak zorunda kalmasaydım'

- Egemen güçler ekonomiyle de dövüyor ve hatta yıkıyor surları... Bir ekonomi mezunu olarak öne alarak soruyorum; kitabınızda yer verdiğiniz bir ekonomi tetikçisi olan John Perkins'in itiraflarını...

- İstihbarat örgütleriyle bağlantılı bir ekonomik danışma şirketinde baş ekonomist olarak çalışmış John Perkins. Çokuluslu şirketlerin istihbarat örgütleriyle ortaklaşa çevirdiği dolaplara yakından tanık tabii. Bir süre sonra artık katlanamamış ve bir kitap yazmış. Ekonomi tetikçileri kısaca ülkeleri borca harca sokmak için ne gerekirse onu yapıyor. Görünüşte elektrik santralları yapıyor, havaalanları yapıyor, yollar yapıyor falan, daha doğrusu bunları ülkelerin yapabilmesi için borç sağlıyor. Tabii karşılığında da bu projeleri Amerikan şirketleri yapacak. Koşul bu. Ülkeler ödeyemedikleri zaman da ABD lehine ödün vermek zorunda bırakılırlar. Birdenbire üsler kurulmaya başlanır bu ülkelerde. Birdenbire arazilerin hakları falan devredilmeye başlanır. Bu borç nedense hiç bitemez. Diyet diyor Perkins, öyle kolay kolay ödenemez yani.

- Bu kitabı yazdığınız için utanç duyduğunuzu da okuyoruz. Son sorumuz bu olsun. Neden?

- Utanç duyuyorum Gamze, çünkü bu kitapların yazılmasına gerek olmasından, buna ihtiyaç duyulmasından dolayı utanç duyuyorum. O yüzden 'Keşke bu kitabı yazmak zorunda kalmasaydım' diyorum. Bunun yazılmasına, genişletilmiş baskılarının yapılmasına ihtiyaç duymadığımızda, işte o zaman utanmamız için bir neden kalmayacak. Umalım da o günler yakın olsun.


İçimizdeki Zalim/ Emre Kongar/ Remzi Kitabevi/ 280 s.