Translate

Deliler Kasabası

17 Mayıs 2011 Salı

Bir Alan Moore Klasiği "Watchmen"



Alan Moore grafik roman dünyasının en sağlam ve aynı zamanda en gizemli yazarı. Onun yazdığı kitaplar edebiyat eserleriyle yarışıyor ve haliyle okuyucudan da çaba istiyor. Bu arada, kitaplarından uyarlanan (ticari) filmler de çok tartışılıyor. En başta Alan Moore bu uyarlamalara son derece karşı çıkıyor ve kesinlikle desteklemiyor.


Alan Moore, 87 yılında Watchmen’i bitirdikten hemen sonra kendisi için düzenlenen imza gününe gider. Rivayete göre, Moore’dan imza almaya gelen okurların hiçbiri kendisinin yüzüne bakamaz ve Moore ile konuşmaktan çekinirler. Okurlardan biri önünde diz çöküp ona “Tanrım” diye hitap edince, olanlara bir anlam veremeyen Moore için ipler tamamen kopar. Bu şekilde bir ilgi istemeyen Moore, bundan sonra ne kendisine gelen davetleri kabul eder ne de bir imza gününe gider. Önünde diz çöken hayranı onu şaşırtmış olsa da (üstelik kendisi de “sıyırmış!” diyebileceğimiz bir kişilik olmasına rağmen) gerçekten romanın gücüne saygı duymamak elde değil.

Hugo Ödülü almış ve Time’ın belirlediği “En İyi 100 Edebiyat Eseri” arasında yer alan Watchmen, İngiliz Dili’ne hakim olanların bile belki birkaç okuyuşta sindirebileceği bir eser olduğundan ben de karakterler, hikaye ve göndermeler hakkında henüz yeterli donanıma ulaşamadım. O yüzden fazlaca atıp tutmak istemiyorum. Daha çok çizgi romanda işlenen belli başlı temaları ve siyasi arka planını anlatacağım ki, en azından bu adamcağız bize ne anlatmaya çalışmış bir fikir sahibi olabilesiniz.



“V for Vendetta” ile Thatcher Hükümeti’nin aşırı tutucu politikalarına, İngiliz toplumunda iyiden iyiye kendini göstermeye başlayan Zenofobi’ye ve faşist ideolojilere verip veriştiren Moore, Watchmen ile de 80’lerin ortasında Doğu ile Batı Bloğu arasındaki gerginliğin artması sonucu ortaya çıkan güvensizlik ve korku ortamını ele almıştı. Herkesin diken üstünde oturduğu, her an bir nükleer savaşın patlak verebileceği endişesi ile yaşadığı bir dönemden bahsediyoruz. 84 yılında, Sovyet ve Amerika arasındaki silahlanma yarışı en tepeye ulaşınca, Soğuk Savaş Dönemi paranoyaları da ayyuka çıkmıştı haliyle.



Hikayemiz alternatif bir evrende geçiyor olsa da temel aldığı dönem sabit. 80’ler Amerikası’ndayız ve Richard Nixon burada bile hâla başkan.Yalnızca bu sefer New York sokaklarında devletten bağımsız kendi çabalarıyla adaleti sağlayan maskeli kahramanlar mevcut. İngilizce “Vigilante” olarak tanımlanan bu herhangi bir süper gücü olmayan (Dr. Manhattan dışında) kahramanların toplumda ne gibi bir statüde bulunduklarını, hem devlet güçlerinden hem de halk tarafından nasıl muamele gördüklerini bir zamanlar bu gruba dahil olan Rorschach karakterinin araştırmaları ve anıları sayesinde öğreniyoruz. Eski dünya düzeni, yerini rahatsız edici bir tedirginliğe bırakınca, önceden halkın sevgilisi olan ve tek başlarına çalışarak düzeni sağlayan kahramanlara duyulan güven de derinden sarsılıyor. İşler, yaptıkların şeyin devlet tarafından yasadışı olarak ilan edilmesine kadar vardığında bu kimliklerini bırakıp sıradan hayatlarına gömülmek zorunda kalıyorlar.



Dönemin paranoyaları genel olarak, uzun yıllar sonra -yani 80’lere vardığımızda- eski ekip arkadaşı The Comedian’ın öldürülmesi üzerine olayı araştıran Rorschach’ın üzerinden işlenmiş. Rorschach , arkadaşının ölümünü araştırdıkça bu olayın büyük bir komplonun başlangıcı olduğuna giderek daha da inanmaya başlıyor. Araştırma derinleştikçe gerçeklik algısını da yavaştan yitirmeye başlayan Rorschach’ın, işin arkasında hükümetin ya da Komünist Ruslar’ın olabileceğine varana kadar bir dizi komplo teorileri üretmeye başlaması da Soğuk Savaş’ın yıkıcı yan etkilerine yapılan göndermelerden biri.
Bunun dışında hikaye boyunca sürekli karşımıza çıkan iki tema daha var. Bunlardan biri, Latince orijinal metni “Quis custodiet ipsos custodes?” olan, ilk defa Roma’lı şair Juvenal tarafından söylenen ve daha sonra Plato tarafından da dile getirilen “Who Watches the Watchmen?” sorusu üzerine kurulu. Socrates’in sunduğu mükemmel devlet düzenine göre işçi sınıfı, tüccarlar ve köleler olarak sınıflandırılan toplum, gardiyanlar tarafından da korunmalıydı. Plato içinse asıl sorun burada başlıyordu: “Who will protect us against the protectors? (Peki, bizi koruyuculardan kim koruyacak?)”. Yetki alanları veya herhangi bir denetimleri olmayan bu kahramanlar, kafalarına göre hareket edip kendi adalet sistemlerini yaratırlarsa nolur? diye düşünen halk, endişelerini duvarlara sprey boyalarla bu sloganı yazmak suretiyle dışa vuruyor.

Diğeri ise, daha önce de bahsettiğim her an patlak verebilecek Nükleer Savaş endişesi. 1947 yılında Chicago Üniversitesi’nde bilim adamları tarafından yapılan ve küresel bir nükleer savaş riskini sembolize eden Kıyamet Saati (Doomsday Clock), her sayının başında karşımıza çıkan önemli bir simge. Nükleer tehdidin artmasına bağlı olarak bilim adamlarınca değiştirilen bu saatin yelkovanı da hikayenin ilerleyişi ve riskin artışına paralel olarak 12’ye yaklaşıyor. Böyle bir metafor şaşırtıcı değil şüphesiz, savaş riskinin tırmandığı 83-84 yıllarında saatin 12’ye 3 kalaya ayarlandığını göz önüne alırsak (gerçi bugün de 11.55’e ayarlı. Siz düşünün gerisini.).



Gelelim şu sıralar 20th Century Fox’un açtığı davayla boğuşmakta olan beyazperde uyarlamasına. “300” gibi bir referansla yönetmen koltuğunu Darren Aranofsky’e kaptırmayan Zack Snyder, ne gibi sürprizler yapacak bilmiyoruz ama dileriz bu sefer ağır eleştirilerin odağı olmaz. Romanın çizimlerini yapan Dave Gibbons’tan filmin afişini tasarlamasını rica eden Snyder, onun desteğini almış almasına da Moore’un gazabından kurtulamamış gibi gözüküyor. Bu davayı, Warner Bros.’un projeyi geri çekmesi konusunda bir işaret olarak görmesi gerektiğini söyleyen Moore, filmin lanetli olduğunu ve gösteriminden sonra da zehrini tükürmeye devam edeceğini söylemekten çekinmemiş.



Zack Snyder ise iyimser davranıp Moore’un filmin Dvd’sini alıp bir gün izleyeceğini ve “Hımm.. O kadar da kötü değilmiş” diyeceğini umuyor. Moore’un cevabı mı? Tam beklediğimiz gibi: “O lanet şey, benim ‘dvd player’ıma asla giremez!”.