Translate

Deliler Kasabası

7 Şubat 2016 Pazar

Harper Lee'den 'Tespih Ağacının Gölgesinde'

'Tespih Ağacının Gölgesinde', bundan elli beş yıl önce yayımlanan "Bülbülü Öldürmek"in devamı olma özelliğini; önyargılar, haksızlıklar, çatışmalar ve sınıf algısı gibi kavramlar üzerinde, okuru tekrar düşünmeye çağırmasında buluyor. Ancak bakışlar, ilk romandan yirmi yıl ötesine gidiyor ve küçük kız Scout, bir genç kadın olarak tekrar sahne alıyor.


[Haber görseli]Harper Lee'den 'Tespih Ağacının Gölgesinde'
Bülbül hâlâ yaşıyor!
TÜYAP 34. İstanbul Kitap Fuarı zamanında okuma listemize giren pek çok kitaptan biri olan Tespih Ağacının Gölgesinde'nin arka kapağında şöyle bir ifade yer alıyor: "Son yılların en büyük edebiyat olayı."
Kitap arkalarında yazan ve genellikle gereğinden fazla abartılı çıkışların aksine bu ifadenin, oldukça yerinde bir saptama olduğunu, bunun yanında tartışılmaz bir gerçekliği ifade ettiğini söylemeliyim. Nedeni, Tespih Ağacı'nın Gölgesinde'nin; Harper Lee'nin, 1960'ta yayımlandığında ülkesi ABD'de büyük yankı uyandıran, akabinde Pulitzer'le ödüllendirilen, bir yıl sonra da Gregory Peck'in başrolünü oynadığı bir filmde beyazperdeye aktarıldığında Oscar alan romanı Bülbülü Öldürmek'in devam hikâyesi olması. Bir romanın devam hikâyesinin böylesi "büyük bir edebiyat olayına" dönüşmesinin nedeni ise Tespih Ağacının Gölgesinde'nin, ilk roman Bülbülü Öldürmek'ten tam 55 yıl sonra gelmesi.
Bülbülü Öldürmek, yayımlandığında satış rekorları kırdı, çok konuşuldu, birçok başarı elde etti ve daha düne kadar Harper Lee'nin ilk, aynı zamanda tek romanı olarak kaldı; kabul. Ancak gerçek başarısını ve biricikliğini pek çok insanın yaşamına girerek, pek çoğunun da yaşamını değiştirerek kazandı. Bülbülü Öldürmek, ilk yayımlanışının üzerinden 55 yıl geçmiş olmasına karşın bugün hâlâ okunuyor ve insanların yaşamını değiştirmeye devam ediyor.
Tespih Ağacının Gölgesinde, bir devam hikâyesi olarak tam da bu nedenle önem kazanıyor.
Harper Lee bir anlamda, okurların yaşamlarında ayrıcalıklı bir yer edinmeye farklı bir pencereyle devam etmek

27 Ocak 2016 Çarşamba

Murat Gülsoy'un yeni romanı "Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet"


[Haber görseli]Murat Gülsoy'dan "Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet"
'Olağanüstü karakterlere inanmıyorum'

- Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet'e bir bilimkurgu romanı diyebilir miyiz? Her ne kadar tam anlamıyla bir gelecek tasavvuru olmasa ve bambaşka konuların altını çizmek isteseniz de; romanda anlattıklarınız bilimkurgu temelinde şekilleniyor. Ne dersiniz?
- Ben bilimkurgu romanı diyemem. Bilimkurgu kendine özgü bir tür. Bilimkurgunun ve fantastik edebiyatın insanın hayalini kışkırtan bir yönü var. Bunu seviyorum. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet fantastik veya bilimkurgusal unsurlar içeriyor ama bir yandan da 2015 yılının yaz aylarında İstanbul’da gerçekçi bir atmosferde geçiyor. Metinlerarası ve türler arası geçişlerin günümüz ruh durumunu araştırmak için verimli bir yol olduğuna inanıyorum. Daha önce yazdıklarımda da var olan bu eğilim, Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet kitabımda bir adım daha ileri gidiyor. Aslında çok daha ötesine geçmeyi de arzu ediyorum. Çünkü yaratıcılığın bu tür sınır ihlallerinde kendini ortaya koyduğuna inanıyorum.
- Murat Gülsoy için nasıldı peki böyle bir metni şekillendirmek? Ve bence daha da önemlisi böyle bir metin içinde yalnızlığı anlatmak...
- Ben roman yazma sürecini bir yaratma ve kayıt altına alma deneyimi olarak yaşıyorum. Bir yandan var olmayan bir karakterin yaşamını ve içinde yaşadığı dünyayı kuruyorsunuz, bir yandan da yazarken, çevrenizde yaşam akıp gidiyor, birçok şey oluyor. Roman yazmak kapanmak, yoğunlaşmak, kendinizi o kurmaca dünyaya adamak anlamına geliyor. Ancak dış dünyada olup bitenler de üzerinizde bir baskı yaratıyor. Bu baskıya direnerek yazmak bir gerilim oluşturuyor. Sanırım bu gerilimle romanın yapısı parçalanıyor. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet bu türden bir parçalanmayı içeriyor. Yalnızlık çok temel bir mesele, var oluşa dair birçok temel

21 Ocak 2016 Perşembe

Özgür Göksu'nun yeni kitabı ''Sağır Mikrofon'' raflarda

Sağır Mikrofon 

"Hiç kimse sizin yazdığınız bir şeyi, düşündüğünüz gibi okuyamaz"
Özgür Göksu


Arka Kapak
Siz de bir zamanlar evdeki kasetlerin arkasındaki deliğe küçük bir kağıt parçası sıkıştırıp, ‘Recording’ düğmesine basmışsınızdır, hele bir de mikrofon varsa elinizde değmeyin keyfinize. İşte ben de düşüncelerimi bu sayfaların arasına sıkıştırdım ve ‘Kayıt’ dedim.

Sağır Mikrofon: Çevre seslerden etkilenmeyen doğrudan doğruya konuşanın sesini alan mikrofon.

Kategori: Araştırma / Eleştiri / Deneme

E-Kitap - E-book :kitap özetleri, kitap özeti, yeni çıkan kitaplar, romanlar, hikayeler, biyografiler, kitap oku, bedava kitap

18 Ocak 2016 Pazartesi

Jerome K. Jerome, “Aylak Bir Adamdan Aylak Düşünceler”


[Haber görseli]
Jerome K. Jerome'un denemeleri... 

Pipoya adanmış bir kitap
Jerome K. Jerome metinlerini okuyanlar bilir; yazar asla büyük cümlelerin peşinde koşmaz ve ağdalı laflarla içinden çıkılmaz “fikirler” ortaya atmaz. Jerome, sadeliği, mizahı ve dürüstlüğü önemser, diyeceğini der ve kenara çekilir. Kayıkta Üç Adam ve Teknede Üç Adam isimleriyle Türkçeleştirilen “Three Man On A Boat”ta, cesur bir yolculuk yerine, bir nehirde kayıkta seyahate çıkan üç adam ve Montnorency adlı köpeğin komik hikâyesini anlatmıştı. Kitaptaki dar alan, geniş mizah ve bol hikâye, yazarın üslubunun tam bir yansımasıydı. 
Jerome, hikâye anlatıcılığı dışında az ve öz söyleyip çok şey düşündüren bir denemeci de. “Bir ineği bile

Murat Gülsoy, yeni romanı "Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet"


[Haber görseli]
Murat Gülsoy'dan "Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet"

'Olağanüstü karakterlere inanmıyorum'

- Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet'e bir bilimkurgu romanı diyebilir miyiz? Her ne kadar tam anlamıyla bir gelecek tasavvuru olmasa ve bambaşka konuların altını çizmek isteseniz de; romanda anlattıklarınız bilimkurgu temelinde şekilleniyor. Ne dersiniz?
- Ben bilimkurgu romanı diyemem. Bilimkurgu kendine özgü bir tür. Bilimkurgunun ve fantastik edebiyatın insanın hayalini kışkırtan bir yönü var. Bunu seviyorum. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet fantastik veya

29 Aralık 2015 Salı

'Savaşın en güzeli tiyatro!'


[Haber görseli]Dikmen Gürün'ün kaleminden Yıldız Kenter'in hayatı
'Savaşın en güzeli tiyatro!'
Dikmen Gürün, yaşamı tüm renkleriyle yakalamış ve sahnenin merkezine yerleştirmiş Yıldız Kenter'in dünyasından sesleniyor okurlara. Kenter ve Gürün'le hayat ve tiyatro dedik.
- Yıldız Hanım, Dikmen Gürün'le uzun yıllara varan dostluğunuzdan doğan bu kitap, ortak tiyatro sevdanızın en somut ifadesi hiç kuşku yok ki. Her şey nasıl başladı?
- Dikmen Gürün, yıllardır yazılarını takip ettiğim, beğenerek okuduğum bir eleştirmen. Eleştiriden çok şey öğrenirim. Yerginin de övgü kadar önemli bir misyonu var. Yeter ki bilgili ve karşısındakine, yapılan işe saygılı olsun yazılanlar. Gürün’ün eleştirileri bu iki özelliğe sahip olduğu için önemli benim gözümde. Dostluğumuza gelince; tiyatro gibi ortak bir aşkımız olunca bir yerde kesişecekti yollarımız. Kesişti de. Yıllar önce “Kim bu eleştirmen?” sorusuyla başladı, onun Tiyatro Festivali Yönetmeni olduğu yıllarda gelişti. Sonra, 2013’te bir gün “Hayatınızı yazabilir miyim?” diye sordu. “Seve, seve” dedim ve başladık bu güzel yolculuğa.
Bu kitapta başta Müşfik, Şükran, Kamran olmak üzere tüm sevdiklerimle buluşuyorum ama hasret gideremiyorum. Keşke yanımda olup “Tiyatro Benim Hayatım”ı okuyabilselerdi.
“HEP ÖĞRENCİ OLARAK KALACAĞIM”
- Tüm hayatınıza damgasını vuran duygu ne?
- Biz altı kardeştik. Yaşamak, savaşmaktı. Savaşın en güzelini tiyatroda keşfettim. Sahneye çıkmak, oynamak,

Sinan Sülün'den "Kırlangıç Dönümü"


[Haber görseli]Sinan Sülün'den "Kırlangıç Dönümü"
Aşkın bugünle imtihanı
Sinan Sülün'ü genç bir öykücü olarak ilk kitabı Karahindiba'yla tanımıştuk. Araya çok da uzun bir zaman koymadan bu kez Kırlangıç Dönümü adını verdiği bir romanla çıktı karşımıza Sülün.
Karahindiba'nın yayımlandığı ilk zamanlarda hemen herkesten gelen tepkinin "keşke roman yazsaydı," olduğunu bir kenara koyarsak, Sülün'den gelen bu romanın şaşırtıcı olmadığını söyleyebiliriz aslında. Gerçekten de baktığımızda; gerek anlatımı, gerek karakterlerin derinliği gerekse de kurgunun romana evrilmeye elverişli oluşu, Karahindiba'da okuduğumuz öyküler adına böyle düşünmeye yeter sebepti.
Ancak sonuçta her yazarın kendi yolunu çizdiğini biliyoruz. Bunun, herhangi bir metin için de geçerli olduğunu unutmamak gerek. Behçet Necatigil'in, "şiirlerin bazı yaşları beklediği" mısrasını hatırlıyorsak eğer, bir yazardan gelen verimleri de buna göre tartmak gerektiği kanısındayım. Sözün özü, şunu dile getirmek istiyorum: Karahindiba'daki öyküler, "öykü oldukları için" güzeldi. Aradan biraz zaman geçti. Yazar bu kez bir romanla ifade edebileceğini düşündü kendini. Yani, ona göre romanın vakti gelmişti ve düşündüğü gibi, bir romanla çıktı okurlarının karşısına.
Buna bakarak bize düşen, yazarı yaptıkları üzerinden değerlendirmek.
"Keşke yapsaydı," dediklerimiz üzerinden değil.
Bunlar üzerinden Kırlangıç Dönümü'nün sayfaları arasına uzandığımızda, sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyip, iyi bir roman okuyacağımızı söyleyebilirim rahatlıkla.