Translate

Deliler Kasabası

19 Mayıs 2011 Perşembe

'1939 Yazı' Sahi ne oldu o yaz?

Yazar ve film yapımcısı Werner Biermann, bu iki yönünü birleştirdiği 1939 Yazı'nda bizi, savaş sıkıntısıyla sarıp sarmalanmış Avrupa'daki tanınmış isimlerle buluşturuyor. Biermann'ın, Avrupa'nın çivisini çıkaran büyük kapışmanın hemen öncesindeki ruh halini anlattığı yapıtını dilimize Ayşe Sarısayın kazandırdı.
'Her şey, hatta en acımasız haksızlıklar bile savaştan daha iyidir.'

Simone de Beauvoir


'Savaş tehditleri karşısında ödün veren kişi, hep en son kendisini yiyeceğini umarak timsah besleyenlere benzer.'

Winston Churchill

'Galip gelene gerçeği söyleyip söylemediği sorulmaz. Savaşın başlaması ve yönetilmesi haklı olmaya değil, zafer kazanmaya bağlıdır.'

Adolf Hitler



Dünyanın eksenini kaydıracak topyekûn savaş için son düzlüğe girilmek üzere. Bir önceki 'paylaşımdan' memnun olmayan ve bir koyup üç almaya soyunanların homurtuları oda ve meydanları dolduruyor, lacivert-siyah giyimliler ellerinde kalem önlerinde haritalarla meşgul.

Büyük savaşın provası İspanya İç Savaşı sonlandı sonlanacak; Franco'nun zafer alayı hazır kıta bekliyor. Bir taraftan hayat akıp giderken öte yanda tuhaf bir tedirginlik hakim: 'Bu kez ne olacak?' sorusu dillerde, dile gelmiyorsa bile kesinlikle zihinlerde. Hemen herkes işaret fişeğine dikkat kesilmiş. Bu durum Paris kafelerindeki yarı umutlu yarı korkulu suratlara yansıyor. Avrupa'nın tümünde aynı ifade var. 1939'un başından 1 Eylül'e kadar hep bu çemberin içinde dönüp duruyor Avrupa ve dünya.

Werner Biermann'ın, bazen günceyi genellikle de sinemacılığından yansıyan alışkanlıkla senaryoyu andıran kitabı 1939 Yazı, isimleri, olayları, ülkeleri ve hayatı kapsayan sahneleriyle o zamanlarda neler yaşandığını bir bakıma gayrı resmi tarihçilik tadında bize sunuyor. Perdenin açılmasına kısa bir süre var. Biermann, bizi o kuru tarih anlatımının dışına davet ederken sürpriz isimleri de yanına alıp Avrupa'nın kaygılı sokaklarında bir tura çıkıyor.

1939 baharı: Uzun kışın habercisi

Biermann, günlükle senaryo arasında gidip gelen anlatım şeklini oluşturadursun, 1939'un ilk günlerinden itibaren Avrupa'yı saran hayli büyük sıkıntının nedeni, dünyayı uçurumun eşiğine getirecek barbarlığın kıtanın lokomotif ülkelerinde yönetimi ele geçirmesi.

Kamera önünde hatırı sayılır isimler görünüyor: Sartre, Freud, Camus, Beauvoir, Einstein, Szpilman, Joseph Roth, Katia ve Thomas Mann' Tarih 10 Mart 1939; Biermann, kitabın anlam ve önemine dair notu düşüyor:

'Bu Cuma, yani 10 Mart 1939, savaşın mümkün olduğu gün. Şimdilik birbiriyle hiç ilgisi olmayan tüm bu insanlar -ve onlarla birlikte Avrupa'da milyonlarcası- kurtulamayacağı bir girdaba kapılacak. Savaş, herkesi tek tek yakalayacak ve ortak bir kadere sürükleyecek; milyonları birbirinden ayıracak; erkekleri ölmeye ve öldürmeye gönderecek; pek çok insan izlenecek, bazıları giyotin altına yatırılacak; milyonlar yük vagonlarında taşınacak ve fabrikasyon ölümlere gönderilecek ve sonunda, altı yıl içinde, dünya tümüyle değişmiş olacak. Yalnızca çok az sayıda Alman savaştan coşku duyacak, 1914'te ebeveynlerinin duyduğu gibi ama çoğu, hatta tümü işin içinde olacak; bazıları ise Eichmann gibi yükselerek 10 Mart tarihinde henüz akla hayale gelmeyecek suçlar konusunda kariyer yapacak.'

Yönetmen koltuğuna oturan Biermann, 1939'a gelene dek ve o yıl tırnaklarını iyiden iyiye çıkaran savaş meraklılarını ya da kendini 'dünyanın efendisi' gören aktörleri ve bu yanlış ata oynayan maceraperestleri ince ince resmediyor. Beri taraftan, günümüzde sanatı yakıp yıkan ve yargılayıp zihinlerden silmeye çalışanların ağababaları, odunları üst üste koyup 'yozlaşmış sanatı' tutuşturayazıyor. Kumarbazlar, güce tapınmanın verdiği sersemlikle her şeye 'evet' diyor. Biermann'ın kimi satırlar aktardığı Goebbels'in güncesindeki büyük coşkuyu da buna bağlamalı. Ama bu 'coşkuyu' bir de Brecht'e, Zweig'a, Döblin'e, Toller'e sormak gerek. Elbette Hemingway'e de:

'Havana'da, Ambos Mundos Oteli'nin körfez manzaralı odasında oturuyor, terliyor, çok fazla viski içiyor ve birkaç gün önce Franco'nun Madrid'e girişiyle sona eren iç savaşla ilgili bir metin yazaıyor. 'Mierda' (Bok). Avrupa için bir felaket bu, hatta tüm dünya için.'

Sürgündekilerin yanı sıra, yakıcı yıkıcıların yandaşları ve kendileri de kameranın önünde tamamen yer kaplar hale geliyor. Biermann'a göre bahar ayları, Avrupa ve dünya için uzun sürecek kışın başlangıcı demek; hemen her şey hazır, nişan alınmış durumda, eller tetikte.

'Artık her şey mümkün'

Nisan 1939'da, insanlığı toplama kamplarına, oradan da fırınlara; yani, bilinmeze yollayacak trenlerin bakımı yapılıyor. Ortalığı 'temizleyecek' Zyklon B gazı istiflenip günü gelene kadar bir kenara konuyor. 'Irk hijyeni' için gerekli tüm düşünsel ve teknik altyapı hazır.

Avrupa'nın uzağında, ABD'de bulunan aydınların, kıtalarını nasıl izlediğini de aktarıyor Biermann. Almanya'da Bir Gençlik adlı kitabı, ülkesini terk ettikten sonra, 1933'te yayımlanan 'öteki' Toller'in intiharı kadar, Klaus Mann'ın onun adına sorduğu soru da dikkat çekici: 'Bizim aramızdayken nasıl acı çekmiş olduğunu düşünmek, dayanılmaz. Birbirimiz hakkında ne biliyoruz?'

Savaş tamtamları, Cezayir sahillerinden dünyayı izleyen Camus'nün kulağını da çınlatırken Biermann kamerayı, Afrika'nın kuzeyine çeviriyor: 'Afrika'nın bu sahilinden bakıldığında Avrupa çok uzak, titreşimlerle parıldayan ufkun arkasında bir dünya. Ancak Hitler'in kararlılıkla neden olduğu savaşın girdabı, yakında buradakileri de içine çekecek; Camus'yü, arkadaşlarını ve Arapları. Sömürgenin durumu ve tüm geleceği bu yüzden dramatik biçimde değişecek. Artık kim kendi kaderine sahip olabiliyor ki?' Savaşın sonunda suçlu ve 'kahramana' dönüşecek isimlerin de 1939'da nerede nelerle uğraştığını da sıralıyor Biermann: İlk atom bombasını atacak pilot Tibbets ya da SS Binbaşı Alfred Naujocks'

Biermann'ın 1939'un ikinci yarısını 'sinir harbi' diye nitelemesi boşuna değil, çünkü Eylül yaklaştıkça savaş şarkılarının sözleri sertleşirken o sinir harbinin bile özleneceği günler kapıyı zorluyor. Aklın, mantığın ve vicdanın çöpe atılacağı zamanlar insanoğlunu kendine çekiyor. Klauss Mann'ın 'artık her şey mümkün' sözünün altında yatan kaygının kaynağı da bu.

'Savaş değil, ateşe karşılık verme' (!)

Freud'un, 27 Ağustos 1939 günü defterine düştüğü son not iki sözcükten ibaret: 'Savaş paniği'; Avrupa'yı kasıp kavuran sancının belki de en iyi anlatımı. Biermann, bu günlerde tatilini yarıda kesip trenleri ve yolları tıka basa dolduran Fransızlar ve İngilizlerden bahsediyor. Bu panik içerisinde Biermann, Freud'un Einstein'a yazdığı mektuptan bir bölümü aktarıyor: 'İnsanlığı savaşın ağırlığından kurtarmanın bir yolu var mı? İnsanları nefret duygusuna karşı daha dirençli olacak şekilde eğitmek mümkün mü?'

Olan bitenin unutulmaması adına ve biraz da trajik biçimde, sonradan Dünya Barış Günü ilan edilen 1 Eylül, ünlü Chopin yorumcusu Szpilman'ı ve Avrupa'yı yerinden zıplatan Polonya bombardımanının; çılgınlığın son raddesi bir başka dünya savaşının ilk günü olarak tarihe geçer: Hitler ve arkadaşlarının savaş değil de 'ateşe karşılık verme' diye adlandırdığı enikonu savaş hali.

Ortak hedefler babında çoktan el sıkışmış zihin ikizleri Hitler'le Mussolini'nin, Avrupa'yı baştan sona kırmızıya boyayacağı savaş başladığında, ABD'de gözyaşı döken Hemingway'e de selam gönderiyor yazarımız, araya Beauvoir'ın sözleri giriyor: 'Henüz otuz yaşında bile değildik, hayatımız yavaş yavaş şekilleniyordu ve her şey vahşice elimizden alındı.'

Beauvoir'ın bahsettiği vahşeti en iyi açıklayan gelişme, Hitler Almanyası'ndaki 'değersiz hayatları yok etme' tasarısı. Yani, 'ırk hijyeni' ya da 'değersiz ırkı saf dışı bırakma.' Bu uygulamalar, Wilm Hosenfeld'i Alman ordusunda bulunmaktan utandıran şeylerin başında geliyor. Biermann'ın anlattıklarına bakılırsa, bu taze savaş o tarihte kimilerine hâlâ çok uzak. Bazılarını ise avucuna çoktan almış durumda; Edith Piaf'ın 'Sonunu Bilmiyorum' şarkısını anımsatan bir karmaşa. Aslında sonrası tanıdık bir hikâye'

Werner Biermann'ın 1939 Yazı'yla okura birkaç güzellik yaptığını söyleyebiliriz: Bunlardan ilki, çok bilindik döneme dair alternatif bir anlatıcılığa soyunması; o dönemde göz önünde bulunanlardan bazılarının tozlu raflarda kalan defterlerini açması. Öbürü, 1939-1945 arası dünyayı sarsan ve 'her şey yapılabilir' diye özetlenen akıl-dışı yılların başlangıcındaki kimi gözden kaçan ayrıntılara odaklanması. Bu anlamda Biermann'ın kamerasının, pek çok insandan farklı yöne baktığını veya daha derinlere indiğini de eklemeli.