Translate

Deliler Kasabası

3 Mayıs 2011 Salı

Tanrılar Okulu (The School of Gods) Kitap Özetleri



Kitap Özeti:

Size ‘öğretilen ve anlatılan dünyanın’, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği haliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla ‘öğretilir’.
Hastalıklar ‘öğretilir’. Ne hastalıklar, ne ilaçlar, ne de tedaviler gerçektir. Hastalıklar, benlikteki olumsuz yöndeki değişimlere karşılık gelen semptomlardır. Onlar bizi ancak kendimizi kanalize etmemiz gereken düşünce şekli için uyarma amaçlı ortaya çıkabilirler. Bizi fiziken zor durumda bırakmak için değil.
Hayatınızda önünüze çıkan herkesin özel bir görev ile karşınıza geldiğine emin olun. Ve ona varlığı için teşekkür edin. Özellikle düşmanınızsa.
Herkes sizi gösterir. Çünkü herkesi siz yarattınız. Bu dünyayı siz yarattınız. Bu sizin dünyanız. Sizi arayan arkadaşınız sizsiniz. Çalışanlarınız, üstleriniz, aileniz, hepsi sizsiniz. Yay da, ok da, hedef tahtası da; hepsi sizsiniz.
Önünüzde gelecek varken, geçmişle uğraşmayın. Ama geleceği de yeni bir ‘eski geçmiş’ yaratmak için yaşamayın. Onu şekillendirin; bu kez şekillendirin; geçmişinizin tekrarlarından kurtulun.
Mea Culpa’ felsefesini inkar ederek yaşamaktan vazgeçin. Başınıza gelmiş ve gelecek her şeyin tek sorumlusunun kendiniz olduğu gerçeğiyle barışmayı reddettiğiniz her gün tedavi süreciniz gecikecek, ‘yeni bir eski geçmiş’ için her seferinde yeni bir adım attığınızla kalacaksınız.
Başınıza gelmiş ve gelecek her şey, düşünsel faaliyet kalitenizin, olaylar dünyasına uyarlanmış halidir. Düşlemezseniz, yaratamazsınız. Gerçek, düş artı zamandır. İnanmak için görmeyi beklemeyin. İnanın ki, görebilin.
Beden olmadan düşleyemezsiniz. Düşleyen bedendir. Ona çok iyi bakın.
Gereğinin ötesinde yiyecek, içecek, gereğinin ötesinde uyku, gereğinin ötesinde seks, hiçbir şeyin çözümü olmadığı gibi, çözümün üstünü örten uyuşturuculardır. Uyuşturucu almayın. Beyninizi örtmeyin. Orada geleceğiniz şekilleniyor.
Dünyadaki en büyük ekonomik gerçek ‘mutluluk’tur. Ekonominin tanımı Mutluluk’tan başka hiçbir şey değildir. Her zaman iyi bir ekonomist olun.
Düşleyin, düşleyin, düşleyin. Düş, var olan en gerçek şeydir.

Yayınevi : Alteo Yayınları
Dizisi : Spiritüalizm Dizisi
Yazarı : Stefano E. D'ANNA
Çevirmen : Şükrü Zafer SERİNKEN


Goa Yayınları
İtalyanca aslından çeviren: Yelda Gürlek
398 sayfa

(Birinci bölümün kısa bir özetini veriyorum)

DREAMER'LA KARŞILAŞMA

O akşam eve geç gelmiştim. Uzun zamandır görmediiğim bir arkadaşımı karşılamak üzere J.F. Kennedy Havaalanı'na gitmiştim. Onu görür görmez, yaşantısının benimkinden daha rahat ve mutlu olduğu izlenimine kapıldım. Bir tür imrenme, kıskanma, anlamsız bir çekişme ve sanki sonuçlanmamış bir hesabın geçmişten çıkıp gelmesi gibi karmaşık duygular bende, şuursuzca ve nefes almadan konuşma dürtüsünü harekete geçirdiler. Arabada, yalan üstüne yalan sıralayıp New York'ta geçirdiğim yıllara dair tarihsel bir roman yazdım. Ona davet edildiğim partilerin tümüne gitmemin olanaksızlığını, sergilerin açılış kokteyllerini, değişik gösterilerin gala gecelerini, kariyerimdeki başarılarımı, hobilerimi ve özellikle Jennifer'la ne denli mutlu olduğumu nefes almadan anlattım. Sözcükler boğazımda düğümleniyor, bir ağıt gibi yüreğime işliyordu. Engel tanımaksızın çağıldayan bu ikiyüzlülük ırmağına karşı duyduğum mide bulantısını ve kontrolsüzce sıraladığım yalanlar silsilesini idare etmekteki yetersizlik duygusu dayanılır olmaktan çıkmıştı. Bu anlamsız gösteriyi yarıda kesmeyi gerçekten çok isterdim, ama söz konusu kepazeliği düzeltmeye çabaladıkça, içine düştüğüm durumun parçası olmaktan, artık dönüştüğüm o adamdan, şuursuzca konuşan o varlıktan sıyrılıp uzaklaşmam da o derece imkansızlaşıyor, sarf ettiğim sözcüklerden ne denli tiksinirsem tiksineyim, bu duruma bir çözüm getirmenin olanaksızlığını da o denli içimde hissediyordum.
Aynı bedende iki kişiydik. Siyam ikizi, kentaur, erselik benzeri, adına ne derseniz deyin, ikiyüzlü bir varlık gibi, sonsuza dek incelikten uzak, berbat bir yaşama mahkum edilme düşüncesi ayaklarımın yere basmasını sağladı.
O geceden sonra eski dostumu bir daha hiç görmedim.
Asansörde sürekli kendi kendine mırıldanan, iri yarı, zeka engelli bir zenciyle birlikte 16. kata çıktım. O sıralarda, Roosevelt Island'da sosyal kaynaşma çabalarına önem verildiğinden, adada yakınlarıyla birlikte pek çok engelli kişi yaşamaktaydı.
Jennifer'ın, beni Medusa'nın başındaki yılanlar gibi saçlarında sallanan bigudileri ve parmakları arasına sıkıştırdığı sigarasıyla, bağırıp çağırarak odayı sinirli sinirli bir ileri bir geri adımlarken karşılaması, yaşantımın aynasına ondan yansıyan son görüntülerdi. Yıllardır uyutularak kabullenmeye zorlandığım durumun, anestezi etkisinin aniden dağılmaya başlamasıyla ilişkimizin ne denli anlamsız olduğunu ve ruhumun yıllarca nasıl bir acıya maruz kaldığını fark ettim. Bu apartman dairesi, bu kadınla ilişkim ve gördüğüm her şey, artık onulmaz bir bayağılık taşıyordu.
Yaşantım için düşlemiş olduğum şey bu değildi! Elimin kolumun bağlı olduğu gerçeğini tiksintiyle kabul ettim. Üzerime sessiz bir ümitsizlik çöktü. Taşkın bir ırmağın çivi gibi soğuk suları, önümde uzanan bütün engelleri, yalanları ve ödünleri yok etti ve ben, tıpkı bir kazazede gibi, varoluşun ıssız ve tenha kıyısına kendimi dar attım. Başımı kollarımın üstüne dayadım. İçimdeki hüzünle uykuya teslim oldum.

Sökmekte olan şafağın çok az renginin vurduğu villa, karanlığa gömülüydü. Büyük odanın arka duvarını eski bir yağlıboya tablo kaplıyordu. Odanın solgun ışığında, gümüş rengi bir manzaranın tam ortasında, düşle gerçek arasındaki insan silüetini gördüm.
Bir göl gibi gözüken beyaz döşemenin üzerinde tam da çekinerek birkaç adım atmaya yeltendiğim sırada, tüm hareketlerimi ve düşüncelerimi bir anda donduran, dehşet veren, gür sesini işittim. Arkasına dönmeden,
"Berbat bir durumdasın!" dedi. "Daha içeri girişinden, yürüyüşünden, hatta duygularının ağır kokusundan anlayabiliyorum bunu. Bir yığından, bir düşünceler kalabalığından farkın yok. Bu şekilde nereye varacağını sanıyorsun? Öyle karışıksın ki, bu bin parçaya bölünmüş halinle, memur olarak bile varlığını zorlukla sürdürebilirsin. "
Ani bir saldırıdan kendimi sakınmak istercesine,
"Ben memur değilim," diye sertçe yanıtladım. Karşımdaki kim olursa olsun, onunla aramda bir mesafe koymak uygun olacaktı. Ancak sözlerimin bütün gücü, duvarların yalıtım kaplamalarında sönüp gitti. İçine düştüğüm korkunun pençesinde, karşılık vermek için sesim pek hafif çıktı: "Ben bir yöneticiyim!"
Ardından, benliğimin tam özüne işleyen upuzun bir sessizlik yaşandı; alaycı bir kahkaha, sonu gelmeyen bir süreyle içimde yankılandı. Can sıkıcı bir kararsızlıkta kalmıştım, çünkü hangi parçamın neresiyle alay ettiğinden emin değildim. Sonra aynı ses, bu sonsuzluğun içinden bir daha yükseldi.
Yüzümün tamamına indirilen kuvvetli bir tokat gibi, aşağılayan bir ifadeyle,
"Ne cüretle ben dersin?" dedi. "Benim dünyamda ben bir küfürdür. Ben içinde taşıdığın ayrılıktır; ben senin yalanlar ordundur. Kendi 'küçük ben'lerinden birini her söyleyişinde yalan söylüyorsun.
Ancak kim olduğunu biliyorsan 'ben' diyebilirsin; yaşamının efendisiysen ve bir iraden varsa."
Bir suskunluk oldu. Yeniden konuşmaya başladığında, sözleri daha da göz korkutucuydu.
"Bundan böyle sakın 'ben' deme, yoksa buraya bir daha asla dönemezsin!
Kendini gözle. Kim olduğunu bul!
Kalabalık içinde bir 'ben' olmak, gerçek dışı, kaçışı olmayan, kendi kendine yarattığın sahte inençlar ve yalanlar sisteminin tuzağına düşmek demektir.
Bir bütün içinde olmamanın eksikliği, insanı cehalet, korku ve kendi kendini imha etmeye mahkum eder ve onu hastalıklara, çöküşe, saldırganlığa, acımasızlığa ve dış dünyada savaşmaya kadar götürür. Dünya, senin onu düşlediğin gibidir; o bir aynadır. Dışarıda kendi dünyanı bulursun, yarattığın, düşlediğin dünyayı.
Dışarıda kendini bul! Git ve kim olduğunu gör...
Diğerlerinin, senin içinde taşıdığın yalanın, uzlaşmanın, cehaletinin yansıyan görüntüleri olduğunu keşfedeceksin... Değiş... ki dünya değişsin. Beter bir dünya yaratıyorsun, sonra da kendi yarattığın şeyden, kendi eserinden dehşete düşüyorsun. Dünyanın nesnel olduğunu düşünüyorsun... oysa dünya senin onu düşlediğin gibidir. Git, dünyaya gir ve bunları kabullen... Kendi içindeki yoksullarla, zorbalarla, toplum dışına atılmışlarla tanış. Onları kabullen! Sakın onları görmezden gelme ve sakın suçlama. Dünyana teslim ol. Git ve yarattığın şeyi bilinçli olarak kabullen: bir dünya, müsamahasız, cahil ve... ölü.
Bir kişinin gücü, kendine sahip olmasında ve aynı zamanda kendisine teslim olmasında yatar."

Birdenbire sesi değişti ve bir buyruk halini aldı.
"Benimle iken kağıt ve kalemin yanında olacak!" dedi. "Bunu sakın unutma!" Sesindeki otoriter hava ve konunun bu kadar hızlı değişmesi beni altüst etti. Ardından, bu tedirginliğim yerini hızla önce korkuya, sonra paniğe bıraktı.
Başımın üzerinde ölümcül bir tehlike asılıymış gibi hissettim. Sesinin güçlü bir tıslama haline geldiğini işittiğimde, tüm duyularım katıldı:
"Artık yazmak zorunda kalacaksın. Kağıt ve kalem kurtuluşun olacaktır," dedi. "Sözlerimi yaz, çünkü onları anımsamanın tek yolu budur... Yaz! Bu, varlığının etrafa saçılmış parçalarını bir araya getirebileceğin tek yoldur."
Ardından, sözü hiç kesilmemeliymişçesine, söyleyebildiğim son sözlerime geri dönerek beni yanıtladı:
"Bir yönetici, yaptığı işe inanmaya uğraşan bir çalışandır; bir inancı savunur. Ne denli sıradan olursa olsun, kendisine bir şeye ait olma duygusu ve bir 'yöne sahip olma yanılsaması' veren bir cemaatin papazıdır.
Fakat sende bu bile yok! İrade olmadan düşünceler, duygular ve arzular, oluşun içinde başıboş dolaşan parçacıklar gibidir ve sen de evrenin insafına kalmış küçük bir parçacıksın..."

Bu sözleri bende, ummadığım bir anda başımdan aşağı buz gibi sular dökülmüş ve nefesimi kesmişçesine bir etki yarattı. Sıcaklık epeyce düşmüş olmalıydı ki, ben donuyordum. Yaşantımda daha önce hiç hissetmediğim derin bir utanç, ağır zalim adımlarla gelip yüreğime yerleşiverdi. Aniden kulağımın dibinden gelen sesiyle irkildim; öylesine yakındı ki, nefes alışını bile işitebiliyordum. Ses tonu tatlılıktan uzak, son derece boğuk ve haşindi.
"Amerika'nın Kızılderili kabilelerinde, en alt sosyal düzey sayılan bir toplumsal katman vardı. Üstelik bu adamlar ne şaman, ne de savaşçıydılar: bunlar ne avlanır, ne de kadın ve mevki için yarışırlardı. Bu kişilere kimsenin yapmak istemediği, en kötü ve en ağır işler verilirdi. Bu insanlaar, cesaret veya dürüstlükle sınandıklarında, geri çekilirlerdi."
Sözlerinin bu noktasında sustu. Sonra aşağılayıcı bir bakış fırlattı. Tutulmuştum; beni hedef alan bu vuruşun ne yönünü değiştirmek, ne de hızını kesmek için bir şey yapabildim.
"İlkel veya çağdaş olsun, herhangi bir kabile içinde" diye sertçe fısıldadı, "sen o hiyerarşik düzlemde ancak o katmana yerleştirilirdin."
Bu sözleri içime işlemişti. Utançtan yandığımı hissettim. Artık yumuşaması umrumda değildi. Sadece buradan uzaklaşmak istiyordum; arkama bakmadan çıkıp gitmek için yeterli güce ihtiyacım vardı. Keşke bir telefon veya bir saat alarmı çalsa ve beni bu ortamdam çekip alıverseydi. Ancak hiçbir kasımı oynatamıyor, hareket edemiyordum. Dreamer'ın dünyasındaki amansız bir yasa, ne bir parmağımı kaldırmama, ne de haysiyetsizce bir iç çekişe izin veriyordu.
"Düş'ten ayrılmak istediğini biliyorum, ama bil ki gerçek olan benim. Yaşantın ve kendi seçimlerini yapıp, kararlarını verdiğine inandığın dünyan gerçek değil... onlar korkunç birer kabus. Evlenmen, çocuklarının olması, kariyer yapman, bir ev satın alman, başkaları tarafından takdir edilmen, bel bağladığın diğer bütün bu şeyler, inandığın ve diğer yeğlediklerin, birer idol saydığın her şey aslında anlamsız totemlerdir.
Bir tek düş gerçektir," diye onayladı. "Düş, var olabilecek en gerçek şeydir. Gerçek olanın dünyasında sen hareket etmeyi öğren. Burada artık alışkanlıkların, inançların ve eski kalıpların, anlamlarını bütünüyle yitirirler. Senin gerçeklik diye nitelediğin yalnızca bir görüntüden ibarettir, bu bütünüyle baş aşağı edilmeli ki, sen yanında eski bir şey taşıma... Nasıl düşüneceğini, hissedeceğini, nefes alacağını ve besleneceğini, eskisinden bütünüyle farklı bir biçimde yeni baştan öğrenmelisin...
Varlığın amaçsız... acılarla dolu bir yaşam sürdü. Bir işin, bir maaşın yanıltıcı güvenliği ardına saklandığından, bu dünyanın yoksulluk ve acılarının kalıcı olmasına yol açıyorsun."

Bu son saptamayı tatlılıkla, ama yine de oldukça ciddi bir ses tonuyla, çok vahim bir hasarı gözden geçiriyormuşçasına yapmıştı.
"Yaşam ona bağımlı olunamayacak kadar değerli, gözden çıkarılamayacak kadar zengindir! Artık değişme zamanıdır!
Sahip olduğun bu çatışmacı dünya vizyonunu terk etmenin zamanıdır. Yaşamayan her şeyi yok etmenin zamanıdır. Yeniden doğma zamanıdır. Kölelikten çıkışın ve özgürlüğe yeniden kavuşmanın zamanıdır. Zaman, bir insanın hayal edebileceği en büyük serüveni yani öz bütünlüğünü ele geçirme zamanıdır."

Dışarıda ağarmakta olan gün gecenin karanlığını silmeye başladığında, gözlerim nihayet alacakaranlığa alışmıştı. Odaya dolan güneş ışığı, üzerinde şöminenin taştan çekeri olan büyük maun kirişe vurdu. İri Gotik harflerle oyulmuş ve altın rengine boyanmış yazıyı okudum: Visibilia ex Invisibilibus (Gördüğümüz ve dokunduğumuz her şey görünmeyenden kaynaklanır)

Çalışmak esarettir
Gücümü zorla topladım ve sordum. "Siz kimsiniz?"
"Ben Dreamer'ım," dedi. "Ben düşleyenim ve sen de düşlenen. Kendinle olan o bir anlık samimiyetin yüzünden bana geldin."
Odaya bir su damlası gibi düşen sessizlik halkaları sonsuzluğa yayıldı. Sesi bir hışırtıya dönüştü. Kararlı bir ifadeyle,
"Ben özgürlüğüm!" dedi. "Artık beni tanıdın; bundan böyle değersiz bir yaşam sürdüremeyeceksin."
O'nun şu sözleri o andan itibaran sonsuza dek hafızama kazınmış olarak kalacaktı:
"Bağımlı olmak, istem dışı bile olsa, her zaman kişisel bir seçimdir. Hiç kimse veya hiçbir şey, seni bağımlı olmaya zorlayamaz; bunu ancak sen yaparsın.
Bağımlı olmak, bir sözleşmenin sonucu değildir. Bir rolle ilişkili olmadığı gibi, bir sosyal sınıfa ait olmakla da oluşmaz... Bağımlılık, birkişinin saygınlığının düşmesi sonucunda oluşur. İçte yaşanan bir dağılmanın sonucudur. Bu içsel durum, bu çürüme hali, bir iş sorumluluğu biçimini alır ve işyerinde ast konumundaki bir görev kimliğine bürünür. Bağımlı olmak, kendi korkularına ve hayali kuruntularına esir düşmüş hasta bir aklın eseridir... Bağımlılık hali,
düş'ün terk edilmesinin görünür sonucudur.
Bağımlılık, varlığın bir hastalığıdır!... Kişinin bütünlüğe erişememesinden kaynaklanır. Bağımlı olmak, kişinin kendisine inanmayı bıraktığının ve düşlemekten vazgeçtiğinin bir göstergesidir."
Sözlerini düşündükçe, her bir sözcüğün içime ayrı ayrı işlediğini hissediyordum. O'na duyduğum kırgınlık, derinleşerek kızgınlığa dönüştü. Bu denli geniş bir insan kitlesini bu şekilde yargılıyor olması kabul edilir bir şey değildi. Bir insanın hayatı ve iş yaşamı ile, onun duyguları ve korkularıyla O'nun ne gibi bir bağıntısı olabilirdi? Oysa bana göre, içteki ve dıştaki bu iki dünya birbirinden ayrıydı ve de öyle kalmaları gerekiyordu. Ben her zaman kişinin dışarıda bağımlı, ama kendi içinde özgür olabileceğine inanmıştım. Bu inancım, kızgınlığımı körüklüyordu. Beni suçlarcasına,
"Milyonlarca kişi gibi sen de bütün yaşantını, içinde yaşam olmayan kuruluşların katmanları arasında saklanarak geçirdin," dedi. "Özgürlüğünü bir avuç uydurma gerçeklğin içine hapsettin. Sana dayatılan sahte uykundan uyanmanın, cehennem misali bir yaşam görüşünü bırakmanın artık zamanı geldi!"
Şimdiye dek kimse bana böyle davranmamıştı. Sonunda, meydan okurcasına,
"Benimle böyle konuşma yetkisini sana kim veriyor?" diyerek patladım.
"Sen."
Bu beklenmedik yanıtıyla iktidarsızlık haline teslim edilmiştim. Üzerime çöken suçluluk duygusu altında eziliyordum. Saklanmayı ne çok isterdim. Hala bir yüzü bulunmayan bu varlık karşısında anlatılması olanaksız bir utanç bana çırılçıplak kalmışım hissi veriyordu. İçimde kaçıp gitmek dürtüsünü hissettim. Beni dünyanın sınırlarının dışına fırlatan bu durumu kurtarmak için kalan son gücümle çabaladım. Konuşmayı yeniden turarlılık ve mantık çerçevesine sokabilmeye uğraşarak alçak sesle,
"Fakat organizasyonlar çalışanları olmadan nasıl sürdürülebilir?" dedim. "Onlar olmasaydı dünya dururdu."
"Tam tersi!" diye sertçe yanıtladı. "Dünya yerinde saymaktadır, çünkü bağımlı, korkudan ödü kopmuş insanlar mevcuttur. İnsanlık bu haliyle, bağımlılıktan kurtulup özgürleşmiş bir topluma can veremez.
Bağımlılık, düşün reddedilmesidir. Bağımlılık, özgürlükten yoksunluğu ve yaşamdan vazgeçişi gizlemek için insanların taktıkları maskedir."

Bu bağımlılık sözcüğünü birçok kez duymuş ve kullanmıştım, ancak Dreamer'la bu ilk görüşmemizden sonra acı dolu anlamının farkına vardım. Günümüzdeki çalışanların içinde bulundukları koşulların, eski dönemlerdeki köleliğin çağdaş bir uyarlamasından başka bir şey olmadığı anlaşılıyordu. Bir tür içsel hamlık ve tedirginlik. Bilincimde açılan bir yarıktan, kendi seçmedikleri ve yaratıcılığı bulunmayan, yorucu bir işin sonsuz yinelenmesine bağlanmış, Sisyphos'un kaderine mahkum olmuş kitleler halindeki insanları gördüm. Bireyin yok oluşuna dair bir önsezi üzerime kara bulutlar gibi üşüştü ve bu kaderin hüznü yüreğimi dağladı. Dreamer, ölümcül bir yaraya müdahale etmek için yaklaşan birinin titizliğiyle aynı görüntüye dahil oldu. Konuşmasında ağırbaşlı bir tonlama vardı:
"Bir gün, artık çalışması gerekmeyen, düşlemeyi bilen bir toplum olacak; sevgi dolu, düşlemeye yetecek kadar zengin ve düşlediği için ebediyen zengin kalacak bir insanlık.
Evren bolluk içindedir. Bir kişinin yürekten isteyeceği her şeyi fazlasıyla veren
'Bereket Boynuzu'dur... Böyle bir evrende kıtlıktan korkmanın gereği yoktur. Sadece senin gibi korku ve şüphe dolu insanlar yoksul olabilir, dünyada bağımlılığı ve yoksulluğu sürekli kalıcı kılabilirler."
Öfkeden kısılmış bir sesle,
"Fakat ben yoksul değilim ki!" diye haykırdım. "Neden böyle söylüyorsun?" Bu suçlamanın ne denli saçma olduğunu O'na gösterebilmek için mümkün olan tüm gerçeklerimi ve karşıt görüşlerimi içimden bir bir sıralamaktaydım. Dreamer suskunluğunda ısrarcıydı. "Ben yoksul değilim!" diye yeniden haykırdım. "Güzel bir evim, bir yöneticilik makamım, beni sayan dostlarım var. Hem babalık, hem annelik yaptığım iki de çocuğum..." Bu dayanılmaz adaletsizliğin ve haksız saldırının baskısıyla sözlerimin bu noktasında sustum.
Dreamer,
"Yoksulluk, kişinin kendi sınırlarını görememesi demektir," diye açıkladı. "Yoksul olmak, kişinin hoşlanmadığı ve yapmayı seçmediği bir iş karşılığında kendi yaratıcılık hakkından vazgeçmesidir."
Yaşantımın sıkıca tutturulduğu tüm eski menteşelerinin zorlanıp gıcırdadıklarını işittim. Kökleri en derinlerde olan inanışlarım, temelinden sarsılan mabetler gibi birer birer yıkılıyordu.
"Gözlerini aç da kendine dikkatlice bak; insanın kendi egemenliğinden ne denli uzaklaştığını o zaman anlayacaksın.
Görünüşe göre burada aynı odadayız, ama biz çağlarla ölçülebilen zaman dilimleriyle birbirimizden ayrılıyoruz."

Gecenin karanlığını yırtan bir şimşeğin çakışına benzeyen bu sözler, bana bu varlıktan ne kadar uzak olduğumu gösterdi. Saygınlığıma saldırının yalnızca bir tahmin olduğunu ve Dreamer'ın huzurunda söylediğim ben sözcüğünün, koskaca evrende bir vızıltı kadar önemsiz kaldığını anladım.
"Uyan artık! Kendine baş kaldır ve kendi devrimini gerçekleştir!
Özgür olmayı, her türlü kısıtlamadan uzak bir özgürlüğü düşle. İstediğin her şeyi elde edebilmekten kendini alıkoyan tek kişi sensin! Düşle... Düşle... Hiç durmadan düşle.

Düş var olan en gerçek şeydir."