Translate

Deliler Kasabası

4 Mayıs 2011 Çarşamba

İkiye Bölünen Zaman

İKİYE BÖLÜNEN ZAMAN (*)


Yugoslavya’da 1990’lara damgasını vuran o kanlı savaş ve sonrasında yaşanan şoke edici durum insanların hafızasında tazeliğini koruyor. Ugresic’in kaleminden çıkma satırlar, başka bir ülkeye göç ve savaşın yıkıcılığından kaçışla açılıyor.


Anlatıcı Tanja Lucic, Hollanda’da yersiz yurtsuzluğun acı tadını duyumsayan bir edebiyat öğretmeni. Ugresic, yabancılaşma duygusunu Lucic aracılığıyla anlatıyor. Aslına bakılırsa Hırvat yazar ile kahramanı Lucic arasında bağ kurmak mümkün. Ne de olsa Ugresic Zagreb Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat ile Rus Dili ve Edebiyatı okuyup Hırvatistan’ı 1993’te terk ederek Amsterdam’a yerleşmiş bir isim.

Kitabın ana ekseni olan savaş ve parçalanmanın iki yönünü, savruluşun izlerini Lucic’in ağzından aktarıyor Ugresic: “Savaş çoğu insan için büyük kayıplar demekti ama eski hayatından kurtulup yepyeni bir hayata sıfırdan başlamak için bir fırsat da olabiliyordu. Her halükârda, insanların kaderde büyük değişiklikler yaptığı bir gerçekti. Akıl hastaneleri, hapishaneler ve mahkeme salonları bile günlük hayatın bir parçası haline gelmişti.”

BÖLÜK PÖRÇÜK “YUGO”LAR
Karmaşa günlerini geride bırakan Lucic için, Hollanda’da açılan beyaz sayfa yeni gerilimlerin de başlangıcına vurgu yapıyor. Kendisi gibi Amsterdam’a sığınanların herkesin bir hikâyesi var. “İnsanı tüketen, insan yorulunca da biten” savaş, öncesi ve sonrasıyla yeni hayatlar yaratır. Yugonostalji onları sarssa da, Avrupa’da “Yugo” olarak anılan bu bölük pörçük halk, bir şekilde tutunmaya çalışır.

Yugonostalji, Lucic’i de yıpratıyor elbette. Bu yüzden diline, Amsterdam’da ülkesini çağrıştıran mekânlara ve bazen de insanlara sığınıyor. Bir bakıma “hayata dönüş” ya da “kendini bulma” çabası bu. Uyuşukluğu aşma isteği belki de. Çünkü söz konusu olan, Lucic tarafından doğru düzgün nitelenemeyen bir yokluk hissi: Başka bir yerde, başka bir insan gibi yaşamanın boğuculuğu; bir düş evreninde hayatta kalmaya benzeyen bir şey.

Lucic’e bunu hissettiren yalnızca farklı bir dünyaya adım atması değil. Aynı zamanda Amsterdam’daki görevi, yani artık bir bütün olmayan ve hatta, Ugresic’in satırlarından aktarırsak, “doğdukları ülkeyle birlikte kaybolup giden” Makedon, Boşnak, Sırp, Karadağ, Hırvat ve Sloven edebiyatı üzerine verdiği dersler de benzer tuhaflığı yaşatıyor kahramanımıza.

Beri yandan, verdiği o dersler sayesinde, kendisi gibi göçüp Amsterdam’a gelen öğrencileriyle yakınlaşma fırsatı da bulur. Bunun daha derin bir anlamı da vardır Lucic için: Öğrencileri, ona geçmişini; önceki hayatında edindiği alışkanlıklarını ve parçalanmışlığı henüz tatmamış ülkesini anımsatır; hem keder hem de mutluluğun benliğinde yarattığı garip bir sarsıntıdır bu. Bu hatırlayış, uyumsuzluğunu bilinç dışına çıkartır, uymak adına ter döküşünü de.

Buradan bakınca Lucic, kendini bir oyuncu olarak görür kentte: “Eğer Amsterdam bir sahneyse, benim iki rolüm vardı; hem seyirci hem de oyuncuydum, hem seyreden hem de seyredilen.” Büyük ikilemini özetler bu belirleme; Lucic kimdir, nerededir, nereye gidecektir ve kimin yoldaşıdır, pek belli değildir artık.

VURDUMDUYMAZLIK
Lucic’in vatandaşlık ile mültecilik arasında gidip gelen konumu, adımını nereye atacağını da şaşırtır. Öğrencileriyle laflarken daha arı biçimde ortaya çıkar bu: Ülkeyi terk eden mi “onlar”dandır, yoksa orada kalanlar mı? Savaş öncesi ve sonrası diye ikiye bölünen zamanın bir başka anlatımı. Sıcak savaş yorulup bitiyor mutlaka ama insanların içindeki çatışma, gerilim ve çarpışmalar, beyaz bayrak meydanlarda sallandıktan sonra alevleniyor.

Tüm bunlara eşlik eden bir şey daha var, Lucic ona vurdumduymazlık diyor; hiçbir öldürümden suçluluk duymayanların oluşturduğu topluluğun ana özelliği. İşte o, savaşta “normal” sayılan, savaş sonrası göçülen yerde, savaştan arta kalan ve acılar yaşayanları intihara sürükleyen ruh hali. Hepsi suç ortaklığının kurbanları; “gerçekdışına” dönüşen suçla benliği örselenmiş insanlar. Lahey’de kurulan mahkemedeki yargılamaların bile hafifletemediği yangın. Olup bitenin özeti bu.

Lucic gibilerini maskelerle yaşamaya zorlayan gelişmeler insanların zihnini bulandırır. Kimisi geri dönmeye kimisi göç ettiği yerden bir kez daha göçmeye niyetlenir. Hayat onlar için adeta bir yap boz gibi ilerler ve unutamadıkları şey, her defasında onları diriltir: “Merhamet diye bir şey yok, acınma diye de; sadece unutmak var; sadece aşağılama ve sonsuz acıların acısı var. Geldiğimiz ülkeden beraberimizde getirdiğimiz ders bu, bu dersi unutmadık.”

Ugresic’in romanı ve onun kahramanı Lucic, hem bir vicdan muhasebesini hem de darmadağın olan insanların öyküsünü anlatıyor. Neyin gerçek neyin sahte olduğunu kavramada kimi zaman güçlük çeken bu kişiler, haklılığın veya haksızlığın peşinde değil; Ugresic’in Lucic aracılığıyla aktardığı “İyi ya da kötü; haklı ya da haksız insan yok, sadece bu işin mekanizması var, işleyişi” sözündeki “işleyişin” izini sürüyor onlar. Bunun yarattığı eşitsiz durum ile onun savurduğu hayatların. Acı Bakanlığı oraya dokunan bir roman özünde.

Acı Bakanlığı/ Dubravka Ugresic/ Çeviren: Ünver Alibey/ Everest Yayınları/ 262 s.

(*) Cumhuriyet Kitap