Translate

Deliler Kasabası

3 Mayıs 2011 Salı

Galiptir bu yolda mağlup

Galiptir bu yolda mağlup

Cormac McCarthy Amerikan edebiyatının en seçkin isimleri arasında yer alıyor. Beyazperdeye de aktarılan ve Türkiye'de en bilinen romanı İhtiyarlara Yer Yok'tan sonra, yazarı 2007'de Pulitzer Ödülü'ne taşıyan ve yine sinemada kendine yer bulan romanı Yol, Sevin Okyay tarafından Türkçeye çevrildi.
Yol hikâyeleri her zaman güzel, eğlenceli ve macera dolu olayları çağrıştırır bana. Eğlenmek ve kafa dinlemek için okurum çoğu zaman böyle romanları. Cormac McCarthy'nin bu romanına da, İhtiyarlara Yer Yok'la edindiğim referansın yanında adı çekti beni: Yol. Romanda eğlenceli bir yol hikâyesi okumayacağımı biliyor, fakat bu kadar dehşetengiz bir dünyayla karşılaşabileceğimi de açıkçası hiç tahmin etmiyordum.


Roman, bir babayla oğlunun cehennemi andıran atmosferde; karanlık, renksiz, tekinsiz, külrengi ve ancak yangınlarla ışık sağlayabilen bir dünyada, bir kışı daha geçiremeyecekleri, sağ kalamayacakları kuzeyden, güneye doğru gitme çabalarını anlatıyor. McCarthy, gerçekten ruhsuz bir dünya resmediyor Yol'da. Hatta üstünde doğru düzgün canlının, yiyeceğin ve suyun kalmadığı bir dünyada, 'doğanın olmadığı bir doğada' geçiyor roman. Dünyanın bu hale nasıl geldiğine dair ise hiçbir ipucu verilmiyor. Roman boyunca buna dair çocuk tarafından sorular soruluyor, okurken her satırda bu soru akla geliyor; fakat hiçbir zaman gerçek nedenini öğrenemiyoruz bunun. Belki bir nükleer savaş, belki de küresel ısınma' Bunun yanıtını okuyucunun hayal gücüne bırakıyor yazar. İnsanın kirlettiği günümüz dünyasında, bunun cevabını hayal gücüyle tahmin edebilmek de okuyucular adına çok zor olmasa gerek.

McCarthy'nin sır perdesi ardına aldığı sadece dünyaya ne olduğuyla ilgili de değil. Babayla oğlun, neyin kuzeyinden hangi güneye gittikleri, gidecekleri yerin adı, yol boyunca kaldıkları yerlerin adları, hatta kendi isimleri hep bu perdenin ardına saklanıyor. Yazar, tam anlamıyla ölü bir dünya yaratma isteğiyle hareket ediyor ve dünyayı yok olmaya bıraktığı gibi insanları da aynı şekilde konumlandırıyor: Onların isimlerini ellerinden alıyor. Bizim, baba ve oğluyla birlikte yola çıkarken tek bildiğimiz ise her ne olduysa çocuğun doğumundan önce olduğu ve eski dünyanın, çocuk için bir anı bile olmadığı. Onların bu yolculuğuna tek tanık ve eşlikçileri ise bir market arabası. Onu da yol boyunca buldukları eşyaları taşıyabilmek adına güneye sürüklüyorlar. Romanın iki kişinin yolculuğundan ibaret bir hikâye olması ise tekdüzelik oluşturmuyor; çünkü söz konusu ve asıl önemlisi 'yol' burada.

McCarthy'nin anlattığı bu yeni dönemde, dünya üzerinde yaşayan 'insan' sayısı da çok az. Kuzeyden güneye tüm yolculuk boyunca sadece birkaç insanla karşılaşıyor baba-oğul. Onlara da 'insan' denirse tabii. Bunlara insan yerine, sağlıksız ve ölmek üzere olan birtakım 'canlılar' demek çok daha doğru olur. Yazarın tasvirleri de zaten bu yönde. McCarthy, baba ve oğlun karşılaştığı canlıları resmederken ruhu çekilmiş bir ölüyü renklendirmeye çalışıyor adeta bize.


YAMYAMLIK ÇAĞI


Bu 'insan yoksunluğu' arasında, güven olgusundan bahsetmek de zorlaşıyor haliyle. Yazarın anlattığı devir itibariyle besin ve su ihtiyacı, insanlığın en büyük sorunu haline gelmiş ve insanlar da bu sorunlarını çok farklı yollardan çözme yollarına yönelmiş: Birbirini yiyerek! Yamyamlığın baş verdiği bir çağdan bahsediyor McCarthy romanda. Böylesi bir çağda kim kime güvenebilir ki? Romanın kahramanları baba ve oğul da bu güvensizlik duygusu içinde devam ediyorlar yollarına. Birbirlerinden başka güvendikleri tek şey ise 'yamyamlara' yakalanacaklarını anladıkları anda kendi başlarına sıkmak için yanlarında taşıdıkları ve içinde iki kurşun olan silahları.

Bu güvensizlik duygusu, tüm metnin genel ruh halinin önemli parçalarından birini meydana getiriyor. Öylesine bir çağ ki yazarın bize anlattığı, yamyamlık aile içine kadar girmiş. Yaşayabilmek adına ebeveynler çocuklarına göz dikmiş. Çocuklarına göz dikmeyenler ise başkası tarafından yenmek için hedef haline gelmiş. Romanın genel havası bu olunca, haliyle kasvet ve acı yüklü sayfalar birbirini izliyor; fakat tüm bu basan ortama rağmen, McCarthy'nin şiirselliği ve bu akan satırlara hâkimiyetini elden bırakmayışı, okuru da romandan koparmıyor. Aksine, bu kasvet içinde boğulmak pahasına da olsa her sayfa ürperti ve heyecanla çevriliyor.

Romana başladıktan sonra ise bu kasveti görüp bundan kurtulmanın, çıkış yolları aramanın bir faydası yok. O dünyada olan bitenlere şahit bir parça haline geliveriyor okuyucu. Metnin bütün çıkış noktalarını kapatmış yazar. Romanda anlatılan kasvetten kurtulmanın imkânı yok. Romandaki tek 'renkli' sayfalar, adamın geçmişine giden rüyalar gibi görünüyor fakat onların da çok geçmeden sadece 'eski dünyadan' kesitler sunmak ve annenin onları nasıl terk ettiğini göstermek adına yapıldığı anlaşılıyor. McCarthy, sadece babanın çocukla nasıl baş başa kaldığını anlatmak için rüya gördürüyor adama ve o devirde 'güzel rüya görmek de artık tehlikeli'; çünkü rüyadan sonra gözler yine berbat bir dünyaya açılıyor. O güzel rüyalardan sonra böylesi bir dünyaya açılan gözlerde yaşama isteği kalır mı hiç? İşte bu yüzden tehlikeli güzel rüya görmek. Hem de çok'

Babayla oğlunun yolculuğunda, doğanın ve insanların tüm bu berbat değişiminin yanında bir eksileri daha var. O da adamın bir türlü kurtulamadığı öksürüğü. Önemli bir hastalık onunki, çünkü sayfalar ve yol ilerledikçe bu hastalığın yavaş yavaş erittiği görülüyor adamı. Daha sonra kanlı balgamla beraber gelmeye başlayan bu öksürük, sonun önemli habercilerinden. Tüm bu boğucu atmosferin içinde, baba ve çocuğa insan olduklarını hatırlatan, okuyucunun da insan kokusunu duyumsayabileceği bölümlere de yer vermiş yazar, fakat bunlar çok kısa bir zaman dilimini kapsayan olaylar, daha sonra yeniden eski korku çağına dönüş yapılıyor. Babanın flüt çalması, çocuğa kitap okuması, çocuğun küçük oyuncağı bu insani anlara dikkat çekici örnekler arasında yer alıyor. Yolda buldukları bir sığınakta, sıcak yatak ve yemekle karşılaştıklarında, yani yok olmuş bir dünyanın zenginliğini bulduklarında, büründükleri hallerin, McCarthy'nin kaleminden çıkışı da bu insan kokusunun buram buram hissedildiği satırlar arasında rahatlıkla gösterilebilir.

Gri, kırmızı, beyaz
Romanın okurda uyandırdığı kasvet hissi, saydığım insani durumlarla birlikte kısa bir zaman için de olsa, o kendine has karanlığından kurtulup 'griye' dönüyor. Yol boyunca da gri, romanda en hâkim renk olarak dikkat çekiyor. Yanan dünyanın küllerinden oluşan atmosfer, gökyüzünü kaplayan dumanlar metnin genel fonu. Okur da bu grinin ruh haline bürünüyor bir aşamadan sonra. Bunun yanında, romanda başka renk arayacak olursak, kanın koyu kırmızı rengi ile ölüm ve kar'ın beyazı olur. Yol da bu üç rengin ihtişamlı birleşiminden meydana geliyor zaten.

McCarthy'nin Yol'unda zaman da çok önemli bir unsur; çünkü romanda zaman mefhumu yok. Adeta 'zamansız bir zamanda' geçiyor roman. Yılları ve ayları ve günleri saymayı çoktan bir kenara bırakmış baba oğul. Zaman sadece akan yol'la ilintili: Yol ne kadarsa zaman da o kadar. Belki biraz da küller arasından sızmaya çalışan, gri duvarı zorlayan ve yine gri olan güneş ışığının rehberliği. İşte, romanda zaman anlayışı ve algılayışı bunlardan ibaret.

Baba ve oğlun sık sık birbirlerine, belki de motive etmek için, söyledikleri 'ateşi taşıyoruz' sözü ise kahramanlarımızı ve onların işlevlerini anlamlandırmak adına oldukça önem taşıyor. Bu söz, onların dünyada kalan çok az sayıdaki 'insan' arasında olduklarını gösteriyor. Onları insanlığın son kalelerinden biri olarak imliyor yazar ve gerçekten bakıldığında da romanın sonuna kadar, o insanlığa dair tek işareti onlar oluşturuyor. Geri kalanlar ise hep kötülük ve ruhsal sefaletin birer örneği olarak serpiştirilmiş romanın sayfalarına.

McCarthy'nin Yol'u, aslında bir bakıma gerçekten kaçışın, bir o kadar da umudun peşinden adeta sürüklenişin hikâyesini anlatıyor bize. Romanın gerçeği, 'cehennemde yaşamaktansa ölmenin daha iyi olacağını düşünüp intihar niteliğinde bir yola çıkmak. Umut ise cehennemin yedi kat dibine yapılan bu yolculukta, belki unutulmuş bir açık kapı bulabilme arzusu. İşte bu çelişki ekseninde yürüyor roman. Baba ve oğlun yollarına yalnız, yani anne olmadan devam etmek zorunda kalmalarının temelinde de bu sorun yatıyor. Kadın, bu korkunç çelişkiden kurtulmak için, bile isteye ölüme açıyor kapılarını.
Tüm bunların üstüne sormak gerekir diye düşünüyorum: Aslolan yol mu hayat mı? Ya da bu yolda mağlup olan gerçekten galip mi sayılmalı? Cevap sanırım başlıkta verildi: 'Galiptir bu yolda mağlup.'

Yol/ Cormac McCarthy/ Çeviren: Sevin Okyay/ Kanat Kitap/ 224 s.