Translate

Deliler Kasabası

9 Haziran 2011 Perşembe

Sanatı anlamak

Çağı Doğru Kavramak



Sanatın ne olduğunu konusu yeterince yazılıp çizilir de, olayın boyutları söz konusu olduğunda pek derine inmeyen açıklamalarla yetinilmeye çalışılır.


Gerçekten, kuramsal anlamda sanat olgusu kesintisiz bir inceleme alanı olarak durmaktadır. Yalnızca bizdeki çalışmalara bakarak karamsarlığa kapılmanın anlamı yok. Son yıllarda bir kıpırdanma olmasına karşın, bunlar, daha çok durum saptayıcı olmaktan pek uzağa gitmeyen araştırmalar olarak görülüyor. Olsa olsa, insan düşüncesinin belli bir alanda yoğunlaşmaya başlamasının göstergesi sayılabilir anılanlar. Bu birikim sayesindedir ki, çağımız sanatının ne olup olmadığı konusunda köklü değer yargıları üretip gelecek kuşaklara kalıcı normlar bırakılması sağlanacaktır.

Aslında bizde, Batılı anlamda plastik sanatların geçmişi ile bu araştırmaların niceliği arasındaki karşılaştırmada fazlaca çelişki olduğu söylenemez.

Burada kısa bir bölüm açarak sanatın kendi iç dinamizmine bakmaya çalışalım. Sanatsal yaratının bir ayağı bireye dayansa da ötekinin toplumsal kaynaklı olduğu unutulmamalıdır. Belirtilen eylemin, sanatçı açısından bir dizi iç devinim sonucu ortaya çıktığı konusu çokça yazılagelmiştir. her sürecin kendi fiziksel ve kültürel yapısına bağlı değişik yollardan geçen, ama aynı noktaya kavuşan bir serüveni bulunur. Kendi içinde sonsuzca çatallanan, iniş çıkışlara sahip bir yer, yaratının geniş alanından başka bir yer değildir. Sanat yapıtı bu yönüyle "bireysellik" özelliğini en iyi biçimde kendinde taşır. Ama bitirilme noktasından sonra adı geçen bağlarından kurtularak toplumsal bir varlığa dönüşür. Yaratıcısıyla arasındaki bağdan kurtulması, onun, yeni bir bakış açısı altında incelenmesi zorunluluğunu getirir. Böylelikle sanat yapıtı ile izleyici arasındaki bağı kuvvetlendirici, bir dizi düşünsel etkileşimin yansımalarını incelememiz gerekecektir. Kısacası, bir sanat yapıtının, başka anlatım alanlarını da kullanarak genişleyen bir görünüme ulaştığını söyleyebiliriz. Akla hemen, sanat yapıtının bir anlatım biçimi olduğu olgusu gelmiyor değil. Ancak, onu bireyci yanından yakalayarak toplumsal bir varlığa dönüştürme eylemi, sanatın farklı alanları arasındaki ilişkinin oranıyla eşdeğer bir hıza ulaşıyor. Başka bir deyişle düşünsel temele iyice oturtulmuş sanat yapıtı evrensel nitelikleri yakalamada şansını artırmış oluyor.

Olaya bu yönüyle bakıldığında sanatımızın içinde bulunduğu duruma yeterince yanıt bulunmuş demektir. Ülkemiz nüfusuna oranla galeri sayısını, izleyicileri ve yapıtlarla ilgili yazıların kaç kişi tarafından okunduğunu şöyle bir düşünmek ortamın ne ölçüde anti-değer taşıdığını bir güzel yansıtır.

Kuşkusuz, bu söylenenleri öteki sanatlar için de yaydığınızda sonucun aynı çıkacağını görebilirsiniz.

Sözün başından beri, adını anmadan bir yerlere göndermede bulunduğumuzu unutmayalım. Hem Batı sanatını model olarak alıp, hem de onunla tam anlamıyla bütünleşememenin sıkıntılarını yaşadığımız bir gerçektir. Belki bu yargıya karşı çıkışlar olacaktır. Birkaç sanatçının olumlu tanıtımına bakıp olayı olduğundan fazla boyuta dönüştürmemeli. Yukarıda değinilen temelsiz yaklaşım, ancak öykünmeci bir anlayışa götürmekten başka bir işe yaramıyor. Sorun, bir yaşam ve dünyayı kavrayış biçimi olmaya gelip dayanıyor.

"Batı" olarak algılananın Avrupa merkezli bir değerler bütünü olduğu açıktır. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Yüzyılımızda iki büyük savaş görmüş, milyonlarca insanının ölümü yanında yakılıp yıkılmış bir yerden nasıl oluyor da bir örnek alınacak kültürel değerler çıkabiliyor? Bunun bir tek açıklaması olabilir. Yaşamsal bakımdan en duyarlı günlerde bile insan, düşünsel yönünü ikinci plana itmemiştir. Ve yine aynı dönemde, bu alandaki iletişimin en üst noktada tutulduğunun da altını çizerek ekleyelim. Bugün sanatta, Batı adı altında bir anlayış varsa, hangi alanda olursa olsun birbirlerini yadsımadan kazanımlarını elde etmiş oldukları söylenebilir. Çünkü, düşünen insan için, bir diğer sanat alanıyla ilişkiye geçmek, gerçek anlamda kültürel kimliğin pekişmesine neden olmuştur. Yüzyılın Avrupa'sı açıkladığımız yönleriyle, bu eylemi gerçekleştirmede başarılı bir model sunmuştur bizlere.

Sanat ve kültür alanındaki köklü birikimin pratikte yansıması olarak görülebilecek tipik uygulamalar sıralanabilir. Yüzyılın ilk yarısı içinde resim, müzik, yazın alanlarındaki güçlü dayanışma akımların doğuşunu hazılamıştır. Bu homojen yapıya dışardan katılmalar olduğu gibi kopmalar da olmuştur. Ama sonuçta hepsi, aynı potanın içinde ortak bir yapıyı oluşturan bütünün öğeleri sayılagelmiştir.

Sözgelimi Henry Miller ve Alexander Calder'in aynı yıl (1990) Amerika'dan Paris'e geldiklerini biliyoruz. Sanatsal dil bakımından iki ayrı dünyanın temsilcisi bu isimler için Paris (giderek Avrupa) ne anlam taşıyorsa, Hemingway için de sonuç aynıdır. Gauguin'i Avrupa'dan uzaklaştıran uygarlığın itici yönleri ne denli tartışmaya açıksa; Stefan Zweig'i karamsarlığa ve yurdundan uzakta ölüme iten nedenler aynı ruhsal titreşimin farklı sesler gibidir. Görünürdeki nedenler ayrı olsa da hepsini birleştiren, yaratıcı insanın yaşamı bir bütün olarak algılama çabasıdır. Bireysel hazların uç noktalarından, toplumsal çılgınlıklara kadar geçen zamanın tanıklıkları olarak arandığımızda hep bu isimler çıkar karşımıza. Hiç şüphe yok, listeye başkaları da eklenebilir. Bu isimlerin tümü, ortak bir alanın geçmişte kalan ve yaşanan değerlerini savunma yürekliliğini göstermişlerdir.

Nitekim Albert Camus, o günün koşullarında zorbalığa başkaldırısını şöyle yazar:

" Sİz de Avrupa'dan söz ediyorsunuz; ama, aramızdaki fark bizim ona bağlı olduğumuz sürece varlığımızı hissetmemize karşılık, sizin için sadece ele geçirilecek bir arazi parçasından ibaret olması."
(...)
"Bizim içinse, insan aklının, yirminci yüzyıldan beri, en şaşırtıcı serüvenlerini yaşadığı bir düşünce ülkesidir o yerler. Avrupa, Batılı insanın, yeryüzüne, tanrılara ve hatta kendine karşı, bugün en zorlu anlarını yaşayan sevaşını sürdürdüğü özel bir arenadır." *

Adı anılan bu insalar kimi zaman dirençle, kimi zaman umutsuzlukla, ama hep belli ideallerin savunucusu olagelmişlerdir. Bugün kendileri de aynı değerlerin bir öğesi olarak sayılıyorsa, yalnızca bu inanca sahip olduklarındandır.

İster istemez akla gelen sorulardan birisi şu: Bizde de, her alanda olduğu gibi sanatta Batılı olmak ölçüsü geçerli değil mi? Tanzimat'tan bugüne hep ulaşılmak istenen ama hâlâ neresinde olduğumuz tartışılan bir kavramla karşı karşıyayız. Biraz abartılı da olsa, Avrupa, bizim için Kafka'nın "Şato"suna benziyor.

Değişik tarihlerde bizden de sanatçılar Avrupa'ya gitmiştir. Ama onların, yaşama katılmalarından çok, bir izleyici rolü üstlendiklerini söylemek haksız sayılmamalı. Belki Fikret Mualla, gerçekten, yaşamının sonsuz iniş çıkışlarını zamana uydurarak bir şeyler yapmıştır denebilir. Kaldı ki o da, tekil bir örnek olmaktan öteye düşünülemez. Biraz bohem bir yaşam, beklenmedik tepkiler ve heyecanın egemenliğinde geçen günler. Tam olarak aydınlanmayan ama benzerliklerin olduğuna kuşku duyulmayan Hale Asaf'ın yaşamı gibi.

Anımsanan sanatçıların ortak paydası aynı ortamı paylaşmış olmalarıdır. Kentler ile aşağı yukarı aynıdır. Geçip giden zaman içinde sıradışı ile sıralandığı birleştiren tılsımlı dokunuşlar, yürek kırgınlıkları ve hangi nedenle olursa olsun ayrılıkları aynı yerde gördü insanlar. Öteki ülke sanatçılarının yaşadıklarını kalıcılaştırma hızı ile bizdekilerini karşılaştırma çabası pek iç açıcı değilse nedenini bir yerde aramak gerekli. Burada görev sanatçı kadar, toplumun öteki bireylerine de düşüyor. Sanatsal ve kültürel devinimin, ancak topluca değerlendirildiğinde anlam taşıyacağını bilmeliyiz. Yoksa, herkesin yalnızca kendi yaptığıyla yetindiği kısır bir ortamdan kurtulmak söz konusu olamaz. Sanatı anlamak istiyorsak, içinde yetiştiği ortamı bütünüyle değerlendirmek gerektiğini unutmamalıyız.



(*) Albert Camus, Bir Alman Dosta Mektuplar, Bilgi Yayınevi, 1966, ss. 41-42

A. Celal Binzet
Adam Sanat, Şubat 1992, Sayı: 75