Translate

Deliler Kasabası

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Alpaslan Işıklı “Kırmızı Kedi” kitabı

NEOLİBERALİZM VE ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI

(Alpaslan Işıklı’nın “Kırmızı Kedi” yayınlarından çıkacak ve basılmakta olan kitabı için yazdığı önsöz)

Yeryüzü, benzeri görülmemiş derinlikte bir yol ayırımına gelmiş bulunuyor. Bu durumun belirgin unsurlarının başında yer alan büyük bir ekonomik bunalım, tüm dünyayı etkisi altına almıştır.

Yalnızca Orta Afrika’nın doğusundaki Somali’den ve komşularından değil, kapitalizmin Washington ve Londra gibi merkezlerinden de felaket çığlıkları yükselmektedir. Somali’de ve komşu ülkelerinde açlıktan dudaklarını ve dillerini yiyen çocukların acıları ile Londra gibi merkezlerde kişilikleri kapitalist bireyciliğin girdabında yoğrulmuş gençlerin, dışlanmışlıklarını bilinçsiz bir yıkıcılık halinde dışa vuran çılgınlıkları birbirine karışmaktadır. Uzun yıllar boyunca yeryüzünü acımasızca sömürmüş olanlar bir tür bumerang etkisinin sonuçlarını yaşamaktadırlar; kısacası, ektiklerini biçer duruma düşmüşlerdir.

Yıkılmaz görünen Amerika’da ve Avrupa’da bile sorunlar akıl almaz ölçülerde giderek büyümektedir. Buna rağmen, güçlü ve geçerli bir çözüm henüz ortaya çıkmış değildir. “İslami terör” adını taktıkları bir hayaletin peşinde bütün dikkatini esas olarak Orta Doğuya çevirmiş görünen Amerika’nın arka bahçesi sayılan Latin Amerika’daki uyanış, Çin’in ve her şeye rağmen Rusya’nın varlığı, bu tabloyu tersine çevirme potansiyeli taşıyan başlıca unsurlardır.

Kapitalist metropollerde halk muhalefeti olarak sağı solu yıkarak bilinçsizce çırpınan yığınların yanı sıra, Üçüncü Dünya’da da emperyalizmin tuzağına düşmekten kurtulamamış olan muhalif unsurların, çoğu yerde ayrılıkçı terör eylemleri gibi sapkınlıkların batağına saplanmaktan kurtulamadıklarına tanık oluyoruz. Devrimci teori olmadan devrimci eylemin olmayacağı gerçeği, bir kere doğrulanmaktadır. Kapitalist güç merkezlerinin, kitleleri uyuşturmak ve yozlaştırmak yönündeki başarıları ve her bir ülkede demokrasi adına bir avuç varlıklı azınlığın küresel egemenliğinin aracı olan oligarşik iktidarlardan başka türlüsüne yer tanımayan bir siyasal yapılanmanın kurulmuş olması, güçlü bir alternatifin oluşumunun önünü tıkamaktadır.

Bu arada, mevcut bunalımı doğa kaynaklarının sınırlılığına ve insan nüfusunun fazlalığına bağlayanlar da bulunmakta. Oysa BM kaynaklı verilere dayanılarak yapılan hesaplamalar, doğanın fazlasıyla cömert olduğunu açıkça göstermektedir.[1] Sorunun asıl kaynağı, insanın doğayı tahribinde aranmalıdır. Özellikle bugün su ve yakıtla birlikte en önemli değer haline gelmiş olan gıda sektörüne egemen olan büyük sermaye tekellerinin dayattığı modellerin pe çok ülkede ulusal gıda tarımını tahrip eden sonuçları ortadadır. Yılların et üreticisi Türkiye’yi dışarıdan et almaya mahkûm etmiş ve genetiği değiştirilmiş ürün ithalatının cenderesine sokmuş olan politikaların gerisindeki IMF ve Dünya Bankası kaynaklı öldürücü reçeteler, Orta Afrika’nın doğusundaki açlığın da en başta gelen sorumlusudur.

Günümüzdeki bunalımı, 2. Dünya Savaşı öncesinde yaşanmış olan ve 1929-30 Bunalımı olarak bilinen Büyük Bunalıma benzetenler, geniş ölçüde haklıdırlar. Ancak görünen o ki bu defaki çok daha derin ve geniş boyutludur. 1929-30 Bunalımı esas olarak Avrupa odaklıydı; Japonya gibi başka bazı ülkeleri sonradan kapsamına aldı. Şimdiki ise tam anlamıyla küreseldir. 1929-30 Bunalımının yol açtığı yıkım, esas olarak kapsadığı ülkelerle sınırlı kaldı. Sonuçta yeni bir Avrupa ve Japonya kurulabildi. Bugünkü gidişin kapsamının ve sonunun nereye varacağını ise Einstein’ın 3. Dünya Savaşında hangi silahların kullanılacağı sorusuna verdiği ünlü yanıt çok güzel açıklar: “3. Dünya Savaşında hangi silahlar kullanılacağını bilemem; ama 4. Dünya Savaşında taş ve sopa kullanılacaktır”.

Dünyanın içine sürüklendiği ekonomik felaketin sonuçlarına ve nedenlerine ilişkin görüş ve düşüncelerimi ilk baskısı iki binli yılların başlarında yapılmış olan Kumarhane Kapitalizmi isimli çalışmamda ortaya koymaya çalışmıştım. Aradan geçen zaman zarfında yaşanan olaylar esas olarak 19. Yüzyıl vahşi kapitalizmin diriltilmesinden başka bir şey olmayan neoliberalizmin ulaştırdığı bir aşama olan kumarhane kapitalizminin ne anlama geldiğini bütün çıplaklığıyla somutlaştırmıştır. Küreselleşme denilenin de gerçekte bu ideolojinin küresel boyutta dayatılmasından yani emperyalizmin daha geniş ölçekte sürdürülmesinden ibaret olduğu başından itibaren ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Her şey adeta matematiksel bir kesinlikle geçmişin gözlemlerinin ortaya çıkardığı tespitleri bir kere daha doğrulamaktadır.

Irkçılık, dün olduğu gibi bugün de “kapitalizmin incir yaprağı” işlevini görmekte. Dün Yahudi düşmanlığı gündemdeydi; bugün ise İslam düşmanlığı pompalanmaktadır. Ülkemizde ise bu rolü etnik ırkçılık üstlenmiştir. Ünlü Reischtag yangını Hitler’in önlenemeyen yükselişine basamak oluşturmuştu. İkiz Kuleler ve Pentagon saldırısı da İslami terör öcüsünün yaratılmasına ve küresel kapitalizmin küresel faşizme dönüştürülmesine kapı açtı. Temmuz (2011) ayı sonlarında Norveç’te sahnelenen katliam ve saldırılar da -eğer tetikçisi bulunmasaydı- bu yönde yararlanılacak ayrı bir bahane oluşturabilirdi. Nitekim Obama biraz acelecilik etmiş, Norveç olaylarının tetikçisinin yakalanmasından önceki kısa aralıkta yaptığı açıklamada, bu olayla İslami terör arasındaki bağlantı olasılığını gündeme taşımayı ihmal etmemiştir.

Tarihin daha büyük ölçekte tekrarından ibaret olan süreç devam etmektedir. Bu sürecin geride kalan ilk aşaması yeni bir dünya savaşının patlak vermesidir. Nitekim 3. Dünya Savaşı insanlığın ve dünyanın sorunlarına kafa yormak sorumluluğunu duyan pek çok kişiyi ve çevreyi derinden meşgul etmeye başlamıştır. Irak’a, Libya’ya yönelik saldırı ve işgaller; ardından bu satırların yazıldığı sırada Suriye’yi hedef alan tehdit ve tahrikler, bu yöndeki kaygıları beslemektedir. Öte yandan, halen dünyamızda hüküm süren açlık, tıbben tedavisi mümkün olan hastalıklar, iç savaşlar gibi nedenlere bir yılda ölenlerin sayısının 2. Dünya Savaşı yüzünden beş yılda ölenlerin sayısını aşmış bulunmaktadır. Bu geçekler karşısında 3. Dünya açısından 3. Dünya Savaşının çoktan başlamış olduğunun ileri sürüldüğünü de anımsamak yanlış olmaz.

Besbelli ki Amerika, geçmişte gelmiş geçmiş tüm egemenler gibi yapacak, tarih sahnesinden sessiz sedasız çekilmeyecektir. Hiçbir imparatorluk, zamanının geldiğine hükmedip çöküşünün sona ermesini eli kolu bağlı beklememiştir.

Amerika tüketim malları üretiminden geniş ölçüde çekilmiş, maddi gücünün neredeyse tamamını silah endüstrisine kaydırmıştır. Başta enerji olmak üzere tüm doğal kaynaklar üzerindeki denetimini kaybetmemek ve daha da yaygınlaştırmak için reform ve demokrasi götürmek görüntüsü arkasında gerçekleştirdiği işgal ve istila operasyonlarının ardı arkası kesilmemektedir. Bütün bunlar, çökmekte olan imparatorluğunu ayakta tutabilmek içindir. Ne var ki bu yönde attığı her adım, çöküşünü daha da belirginleştirmekte ve hızlandırmaktadır.

Bu arada, Amerika açısından Çin tehdidi hızla büyümektedir. Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olmuş; Amerika’nın birincilik konumunu sarsacak konuma gelmiştir. Oysa Amerika’nın birinciliği elden bırakmaya tahammülü yoktur. Görünen o ki Amerika, dünyanın en büyük gücü olarak ya tüm dünyayı ezmeye devam edecek; ya da birinciliği kaybedecek ve yıllardır tüm dünyaya ihraç ettiği ayrılıkçılık gibi hastalıkların girdabına bu defa kendisi yuvarlanacaktır. Ancak gerçekleşecek olanın bu iki olasılığın dışında olması da mümkündür: Amerika girişeceği maceralar sonucunda hem kendisini hem de dünyayı içinden çıkılması güç bir karanlığa mahkûm edebilir.

Bu konudaki endişelerle birebir örtüşen ve belki de itiraf sayılabilecek bazı açıklamalar, yakın geçmişte ABD’nin oldukça önemli isimlerinden Paul Craig Roberts tarafından ortaya konulmuştur. ABD Hazine Bakanlığı eski müsteşarlarından ve Wall Street Journal’ın yazarlarından P. C. Roberts, “Kıyamete Giden Yol”[2] isimli makalesinde, ABD ekonomisinin çıkmazına şu cümlelerle değinmekte:

“ABD ekonomisi işin içinden çıkılması zor eş zamanlı üç kriz yaşadı. Ekonomik göstergeler ölçme sisteminden dolayı gerçekleri yansıtmıyor, işsizlik oranı ve enflasyon sanıldığından çok daha yüksek. Teşvik paketlerinin dışında bankalara ABD gayri safi milli hâsılasından daha büyük miktarda kaynak aktarıldı. Devletin borçları artarken krizden çıkmakta başarısız kalındı. ABD şu an Çin ve Rusya ile Ortadoğu'da enerji kaynakları üzerinde hâkimiyet mücadelesi veriyor ve onları etkisizleştirmeye çalışıyor. Onlarla karşı karşıya gelmemek için de Arap protestolarını bir paravan olarak kullanıyor.”

Roberts, Ortadoğu savaşına odaklanan Washington’un ABD ekonomisini düzeltme yolundaki savaşını kaybettiğini belirlemekte ve şu önemli gerçeğe parmak basmaktadır:

“Geçmişte her zaman savaşa yol açmış olan büyük oyun yeniden sahnelenmektedir.”

Roberts’a göre, “ekonomik iyileşme umutlarının ortadan kalkması savaşa olan ihtiyacı zorunlu hale getirmiştir”.

Ne var ki savaşın Orta Doğu’nun istilası ile veya bazı bölgesel çatışmalarla sınırlı kalmaması tehlikesi uzak görünmüyor. İşgal senaryosunun İran’ı da kapsayacak bir boyuta varması halinde neler olabileceğini kestirmek zordur. ABD, Çin ve Rusya’ya karşı sürdürmekte olduğu tutumu dolayısıyla, Hint Okyanusunda Çin ile silahlı çatışmaya girme tehlikesini davet etmektedir. Şimdilik Çin ve Rusya gibi devletler bazı tehdit ve tehlikeleri anlamazlıktan geliyor gibiler. Ama bir yandan da ortak askeri manevraları elden bırakmamaktalar. Daha ne kadar durabilirler?

Bu nedenledir ki yeni bir Dünya Savaşı endişesi giderek ağırlık kazanmaktadır. Son zamanlarda bu tehlikeyi yüksek sesle dillendirenlerin başında önemli bir ismin yer aldığı görülmektedir. Fidel Castro büyüyen bu tehlike karşısında emeklilik köşesinden ayağa kalkmış, adeta feryat etmektedir. Castro’nun bu konudaki görüşlerini dile getirdiği açıklamalarından birisinin bazı bölümlerini aşağıya aynen aktarıyorum[3]:

İnsanlığın düşmanları her adımlarını ölçüp biçerek atıyorlar. Özellikle aklında sadece kâr hırsı ve hammadde olan, insanlığın ortak değerlerini gözardı eden ABD emperyalizmi.

16 Haziran günkü yazımda şunları yazmışım: "Bu cehennem habercisi gibi gelişmeler Dünya Kupası maçları arasında unutulup gidiyor, kimsenin umurunda olmaksızın."

Bu önemli spor olayı en çekişmeli aşamasına giriyor. 14 gün boyunca 32 ülkeden futbolcular ilk 16'ya girebilmek için çaba gösterdiler. Şimdi ise çeyrek finale, yarı finale ve finale kalabilmek için mücadele edecekler.

Futbol fanatizmi giderek artmakta, dünya üzerinde milyonlarca insanı etkisine almaya başladı bile.

(…)

ABD hükümeti bir plan uygulama çabasında. Buna göre

- [İran’da] kapitalist tüketime sahip çıkan bir siyasi muhalefet hareketi yaratılacak,

- İran halkı bölünecek ve

- İran'daki rejim devrilecek.

Ancak artık bu plan geçersizdir. Ülkelerine saldıran ABD ve İsrail savaş uçakları karşısında hiçbir İranlının ABD'den yana olacağı iddia edilemez.

Son gelişmeleri tahlil ettiğimde şöyle bir sonuca varmıştım;

-çatışma Kore yarımadasından başlayacak,

-burada çıkartılacak ikinci Kore Savaşından sonra ABD’nin İran’a ikinci müdahalesi başlatılcak.

Bugünden baktığımda ise çatışmaların sırasının değiştiğini görüyorum; silahlı saldırı önce İran'a karşı düzenlenecek.

Artık ABD özel harekat kuvvetleri ve istihbaratı tarafından batırıldığı bilinen Güney Kore savaş gemisi Cheonan'ı batırmakla suçlanan Kuzey Kore yönetimi ise İran'a saldırıldıktan sonra sırada kendilerinin olduğunu çok iyi biliyor.

Gamsız futbolseverler Dünya Kupası maçlarının tadını çıkarmaya baksın. Kahraman, hayat ve umut dolu Küba gençliğine, o muhteşem çocuklarımıza ve daima iyi geleceklerini aklımızdan çıkartmadığımız insanlığa şunları söylemeyi görev addediyorum; bu gelişmeler bizi hiçbir şekilde şaşırtmıyor.

Sadece, bir halkımıza kaç bin yıl içinde insanoğlu tarafından gerçekleştirilen sayısız hayallere ve geliştirilen uygarlığa acıyorum.

Devrimci hayallerimiz gerçekleşmeye ve anavatanımız ayakları üzerinde doğrulmaya başlamışken, yanılmış olmayı o kadar isterdim ki!

Castro, her şeye rağmen çırpınışlarını sürdürmektedir. Bu arada, ABD Başkanı Obama’ya seslenmekten de geri kalmamıştır. Obama’ya hitaben 3 Ağustos tarihinde kaleme aldığı çağrısında şu ifadeler yer almaktadır[4]:

Bilmelisiniz ki insanlığa yalnızca gerçek barış olanağını sunmak, sizin elinizdedir.

Silah kullanma konusundaki yetkinizi bir kerecik olsun kullanabilir misiniz.

Bu yıkıcı gerçek temelinde, sonuç olarak mümkündür ki mevcut durumun bizi bu kıyamet gününe bir kere daha sürüklememesi yolunda çözümler bulunabilir. Soldaki veya sağdaki en çetin karşıtlarınız dâhil herkes ve ortaya çıkan bu durumdan asla sorumlu olmayan ABD halkı, hiç kuşku yok ki size müteşekkir kalacaktır.

Aradan geçen zaman zarfında bir kere daha anlaşılmıştır ki Obama kendisini iktidara getirmiş olan güçlerin sadık hizmetkârıdır ve silah kullanımını durdurmak konusundaki asıl yetki, Obama’nın elinde değil perdenin gerisindeki sermaye ve ordu arasındaki ittifaktadır.

Castro, bu arada İranlıları sakinleştirecek bazı tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmemiş; The Atlantic’e yaptığı konuşmasında İran hükümetine Yahudilerin varoluş mücadelesini ve Hitler Almanyasında yaşadıkları Holocaust'un (kitlesel ve sistematik soykırım) çok ağır ruhsal yıkıma yol açmış bulunan, benzersiz bir facia olduğunu anlamayı salık vermiş ve barışa ancak böyle hizmet edilebilir demiştir.[5]

* * *


Buraya kadar gördüğümüz, gelecekle ilgili tüm senaryolarda Türkiye, kelimenin tam anlamıyla topun ağzında görünüyor. Bu durum, Türkiye’yi Suriye ile dolayısıyla İran ile çatışmaya sürüklemeye yönelik planların su yüzüne çıktığı günümüzde büsbütün açıklık kazanmıştır. Gelecek, 2. Dünya Savaşından çok daha geniş kapsamlı bir trajediye gebe göründüğü gibi, Türkiye’nin olası bir Dünya Savaşının dışında kalmasını mümkün kılabilecek düzeyde bir iktidar yapılanması artık çok gerilerde kalmış bulunuyor.

* * *


Günümüzün değişik sorunlarına ilişkin görüşlerimizi ortaya koymaya çalıştığımız bir kitaba ait bu önsözün, renkli bir yaklaşım sergilemesi kuşkusuz çok daha iç açıcı olabilirdi.

Ne var ki biz görsek de görmesek de sorunlar büyümektedir. Bunları kim çözecektir? Artık dar günümüzde ortaya çıkacak olan bir Atatürk yoktur. Sorunların altında kalınmamasını sağlayacak olan ve sorunları çözme sorumluluğunu taşıyan halkın kendisidir ve biz de onun bir parçasıyız.

Sorunları çözme sorumluluğu taşıyanların sorunlara sırt çevirme hakkı yoktur.

Yaraya bakmaktan nefret eden, hasta yüzü görmek istemeyen doktor olamaz.

Sorunlarımızı bütün çıplaklığıyla görmek ve anlamak zorundayız.

Unutmayalım ki –Salvador Allende’nin son sözlerinde ifade ettiği gibi- “tarihi yazan halktır” ve her şeye rağmen halk bu görevini yapmayı sürdürecektir. Bugün için hainlerin sözü daha çok geçiyor, sesi daha yüksek çıkıyor olsa da “Başka insanlar ihanetin bastırdığı bu acı karanlığı aydınlatacaklar. Er geç özgür insanın geçeceği kapıları açacak ve daha adil bir toplum [ve dünya] kuracaklardır”.

Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI

E-Kitap - E-book :kitap özetleri, kitap özeti, yeni çıkan kitaplar, romanlar, hikayeler, biyografiler, kitap oku, bedava kitap