Translate

Deliler Kasabası

21 Kasım 2011 Pazartesi

Lance Armstrong YaŞama Çevrilen Pedal




Yaşama Çevrilen Pedal


BU KİTABI,
Bana gerçek bir Şampiyonun nasıl olacağını
gösteren anneme,
tam bir erkek olmamı sağlayan Kik'e, Tour de France'ı (Fransa Bisiklet Turu) bir anda
gözümde önemsizleŞtiren, yaŞamımın
en büyük armağanı Luke'a, bütün doktor ve hemŞirelerime, her gün yediğim börekleri için Jim Ochowicz'e, takım arkadaŞlarım Kevin, Frankie, Tyler,
George ve Christian'a, Johan Bruyneel'e, sponsorlarıma, Chris Carmichael'a,
hep yanı baŞımda olan Bili Stapleton'a, avukatım Steve Wolff a, erkek adam Bart Knaggs'a, kanserin Şimdiye dek rastladığı en zorlu hasta olan JT Neal'a,
çok özel bir küçük hanım olan Kelly Davidson'a, Thorn Weisel'a, Jeff Garvey ailesine,
Lance Armstrong Vakfı'nın tüm çalıŞanlarına, Austin, Boone, Santa Barbara ve Nice Şehirlerine, bir kitap yazmak için bir araya geldiğimiz
ama bu süre içinde can dostum olan
Selly Jenkins'e


İTHAF EDİYORUM...

Capitol Sports Ventures'ten Bill Stapleton'a ve ICM'den Esther Newberg'e, ikimizin ne kadar uygun bir çift olacağını hissettikleri ve bu kitapta ikimizi bir araya getirdikleri için teŞekkürü bir borç biliriz. Putnam'dan Stacy Creamer'a özenli ve dikkatli editörlüğü, Stuart Calderwood'a çok değerli editöryal tavsiyeleri ve her Şeyin doğru olmasını sağladığı için teŞekkürler. ABC Sports'a kapsamlı özel çekimleri için, Stacey Rodrigues ve David Mi-der'a da yardımları ve araŞtırmalarından ötürü minnettarız. Robin Rather ve David Murray... Austin'deki cömert ve hoŞ ev sahipliğiniz için çok teŞekkürler. Women's Sports and Fitness dergisinin editörlerine de sabır ve destekleri, Jeff Garvey'e de ayarladığı uçak yolculuğu için teŞekkürler.

İÇİNDEKİLER


1. Önce ve Sonra 11
2. BaŞlangıç Çizgisi 27
3. Annemi Kapıda Bırakamam
4. Kötüden Daha Kötüye 85
5. Kanserle Sohbet 113
6. İlaç Tedavisi 143
7. Kik 173
8. KurtuluŞ 201
9. Turnuva 237
10. Müsli Kutusu 285 Sonsöz: Yeniden 297
53
bir

Önce ve Sonra

Sırtımda bir Amerikan bayrağı ve kaskımda Teksas yıldızıyla yüz yaŞımda, bisikletle çığlık çığlığa bağırarak saatte 120 kilometre hızla Alpler'den indikten sonra ölmek isterim. On çocuğum ve onların bile eskitemediği karım beni alkıŞlarken varıŞ çizgisini son bir kez daha geçmek ve sonra, o.bir zamanlar beklediğim dokunaklı ölümümle mükemmel Şekilde çeliŞircesine, meŞhur Fransız ay-çiçeklerinin bulunduğu bir tarlada yere uzanıp gururla son nefesimi vermek isterim.
YavaŞ bir ölüm bana göre değil. Hiçbir Şeyi yavaŞ yapmam, nefes alırken bile hızlıyım ben. Her Şeyi hızlı bir ritimle yaparım; hızlı yemek, hızlı uyku. Karım Kristin arabamızı kullanırken çıldırıyorum, çünkü ben yan koltukta sabırsızlıkla kıvranırken, o bütün sarı trafik ıŞıklarında fren yapıyor.
"Hadi ama, korkak olma!" diyorum ona.
O da bana "Lance, bir erkekle evlensene sen" diyor.
oLance Armstrong
Hayatımı Teksas'ın arka sokaklarından Champs-Elyse-es'ye kadar her yerde bisikletimle yarıŞarak geçirdim ve hep ansızın ölürsem, bunun, dört çekerli Dodge'uyla beni tepetakla hendeğe yuvarlayacak bir çiftçi yüzünden olacağını düŞünmüŞümdür. Bu gerçekten olabilir, inanın bana. Bisikletçiler büyük kamyonlu adamlarla sürekli bir savaŞ içindedirler. Bana da çarptılar, hem de birçok kereler, birçok ülkede, birçok defa... Kendi kendime dikiŞ atmayı bile öğrendim; tüm ihtiyacınız bir tırnak makası ve dayanıklılık.
YarıŞ kıyafetimin altındaki vücudumu görseniz, neden bahsettiğimi anlardınız. Her iki kolum ve sürekli tıraŞlı tuttuğum bacaklarım yara izleriyle dolu. Belki de kamyonlar bu yüzden üstümden geçmeye çalıŞıyorlar; parlak baldırlarımı görüp fren yapmaktan vazgeçiyorlar. Ama bisikletçiler tıraŞlı olmak zorundadır. Çünkü yoldaki çakıllar derinize battığında, o bölgede tüy olmayınca temizleyip bandaj yapmak daha kolay oluyor.
Bir dakika önce otobanda giderken bir sonraki dakika küt diye kendinizi yüzükoyun ve toza batmıŞ bir durumda yerde bulursunuz. Sıcak bir hava dalgası yüzünüze çarpar, yakıcı ve yağlı egzosun tadı ağzınızdadır ve tüm yapabileceğiniz, uzaklaŞan stop lambalarına doğru yumruğunuzu sallamaktır.
Kanser de iŞte böyleydi. Tıpkı bir kamyonun sizi yoldan atması gibi ve Şu an bunu kanıtlayacak yara izlerim de var. Kalbimin tam üstünde, göğsümün yukarı tarafında sondanın yerleŞtirildiği buruŞuk bir yara mevcut. Kasığımın sağ tarafından uyluğumun üstüne kadar kesip testislerimi çıkardıkları yerde bir ameliyat çizgisi uzanıyor. Ama esas ödülüm, kafatasımdaki, bir atın ardı ardına bıraktığı çifte izlerine benzeyen iki derin yarım ay Şekli. Bunlar beyin ameliyatından geriye kalanlar.
Yirmi beŞ yaŞımdayken prostat kanseri oldum ve neredeyse ölüyordum. YaŞama ihtimalim % 40'tan daha azdı ve açık konuŞmak gerekirse bazı doktorlarım bu risk yüzdesi-
12

Önce ve Sonra o
ni verirken bile oldukça cömert davranmıŞlardı. Ne ölümün, ne kanserin, ne beyin ameliyatının ne de bel altı sorunlarının kokteyl partisi muhabbetlerine benzemediğini biliyorum. Ama burada bulunuŞum zevkli bir sohbet için değil. Size gerçeği söylemek istiyorum. Eminim hepiniz Lance Armstrong'un nasıl olup da bu kadar önemli biri haline geldiğini ve herkes için nasıl bir esin kaynağı olduğunu, 2290 millik bir yol yarıŞı olan ve dünyanın en zorlu sportif yarıŞması olarak kabul edilen Fransa Bisiklet Turu'nu (Tour de France) nasıl kazandığını merak ediyorsunuzdur. İnancımı, sırrımı, mucizevi dönüŞümü ve Greg LeMond ve Miguel In-durain gibi büyük isimlerin arasına, rekorlar kitabına nasıl girdiğimi duymak istiyorsunuzdur. Alpler'e lirik tırmanıŞımı, Pireneler'i kahramanca fethediŞimi ve bunun nasıl hissettirdiğini öğrenmek istiyorsunuzdur. Ama aslında Fransa Bisiklet Turu hikâyenin en önemsiz kısmını oluŞturuyor.
Bazı Şeyleri ne söylemek, ne de dinlemek kolaydır. İlk olarak sizden, kahramanlar ve mucizelere dair düŞüncelerinizi bir kenara bırakmanızı istiyorum; çünkü ben hikâye kitabı malzemesi değilim. Bu, Disneyland veya Hollywood değil. Örneğin Fransa'nın dağ ve tepelerinde uçtuğumu söyleyen yazıları okudum. Ama tepede uçulmaz; yavaŞ yavaŞ ve acı çekerek mücadele edilir ve belki, eğer çok çalıŞırsanız zirveye herkesin önünde varırsınız.
Kanser de bunun gibi bir Şey. İyi ve güçlü insanlar da kanser olur ve kanseri yenmek için bütün doğru Şeyleri yaparlar, ama yine de ölürler. Öğrendiğiniz gerçek doğru budur. İnsanlar ölür. Bunu öğrendikten sonra diğer bütün sorunlar önemsizdir. Ufak tefek görünürler.
Hâlâ neden hayatta olduğumu bilmiyorum. Sadece tahminde bulunabilirim. Sert bir mizacım var ve mesleğim bana uzak ihtimallere ve büyük engellere karŞı nasıl mücadele edeceğimi öğretti. Sıkı antrenman yapmayı ve sıkı yarıŞmayı seviyorum. Bunlar, iyi bir baŞlangıç için yardımcı oldu; ama esas belirleyici unsur bunlar değildi. Hayatta olusumun daha çok talihin bir cilvesi olduğunu düŞünmeden edemiyorum.
16 yaŞımdayken Dallas'ta, aerobik'in bir devrim gibi doğduğu yer olarak kabul edilen Cooper Clinic adında güvenilir bir araŞtırma merkezine bir dizi testten geçirilmek için davet edildim. Orada bir doktor, ne kadar oksijen alıp kullanabileceğinizi belirleyen 'maksimum VO2' testimdeki sonuçların, karŞılaŞtığı en yüksek değerler olduğunu söyledi. Ayrıca çoğu insandan daha az laktik asit üretiyordum. Laktik asit, vücudumuzun yorulduğunda ve yıprandığında ürettiği, ciğerlerimizin yanmasına ve bacaklarımızın ağrımasına sebep olan bir kimyasal maddedir.
Kısacası, çoğu insanın dayanabileceğinden daha fazla fiziksel baskıya dayanabilirim ve bunu yaparken de yorulmam. Bu yüzden, bu durumun yaŞamamı sağladığını sanıyorum. Nefes alma konusunda, ortalamanın üstünde bir kapasiteyle doğduğum için Şanslıyım. Ama böyleyken bile çoğu zaman umutsuz ve berbat bir sisin içindeydim.

Hastalığım beni aŞağılarcasına kendini açığa vuruyor ve bu beni, hayatımı acımasız bir gözle sorgulamaya zorluyordu. Hayatımda utanç verici bölümler vardı; bayağılık örnekleri, yarım kalmıŞ görevler, zaaflar ve piŞmanlıklar. Kendime Şu soruyu sormalıydım: YaŞarsam kim olmaya niyetleneceğim? Bir erkek olabilmek için aŞmam gereken daha birçok Şey olduğunu fark ettim. >
Sizinle dalga geçmeyeceğim. Kanser öncesi ve sonrası olmak üzere iki Lance Armstrong var. Herkes en çok, "Kanser seni nasıl değiŞtirdi?" diye soruyordu. Aslında esas soru "Beni nasıl değiŞtirmediği" olmalıydı. 2 Ekim 1996 günü evimden ayrıldım ve bambaŞka biri olarak geri döndüm. Nehir kıyısında bir evim, Porsche arabam ve bankada çabalayarak edindiğim bir servetim vardı. Dünyanın en iyi bisikletçilerinden biriydim ve kariyerim mükemmel derecede baŞarılı bir grafik çiziyordu. Sonra, kelimenin tam anlamıyla farklı bir insan haline geldim. Bir yönüyle, eski ben öldü
14
Önce ve Sonrao
ve bana adeta ikinci bir yaŞam verildi. İu an vücudum bile farklı; çünkü ilaç tedavisi sırasında önceden geliŞtirdiğim kasları kaybettim ve iyileŞtiğimde eskisi gibi değillerdi.
İŞin doğrusu Şu ki kanser baŞıma gelen en iyi Şeydi. Niçin hastalandığımı bilmiyorum; ama benim için harika bir Şeydi ve bundan uzaklaŞmak istemiyordum. Bir günlüğüne bile olsa neden yaŞamımın en önemli ve en Şekillendirici olayını değiŞtirmek isteyeyim ki?
İnsanlar ölür. Bu gerçek, o kadar cesaret kırıcı bir Şey ki bazen açıkça söylemeye bile dayanamıyorum. "O halde niçin hayatımızı devam ettirmek zorundayız?" diye sorabilirsiniz. Neden hepimiz durup, olduğumuz yere uzanmıyoruz? Ama bir gerçek daha var. İnsanlar yaŞar. Bu, diğeriyle aynı derecede gerçek olan bir zıtlıktır. İnsanlar en dikkat çekici Şekillerde yaŞar. Hastayken, bir günde, içinde bir bisiklet yarıŞında göreceğimden çok daha fazla güzellik, zafer ve gerçek gördüm. Ama bunlar mucizevi değil, insanî anlardı. Sonraları baŞarılı bir cerrah olan, ama o sıralar yıpranmıŞ eŞofmanlarla dolaŞan biriyle tanıŞtım. LaTrice isminde oldukça koŞuŞturup duran yorgun bir hemŞireyle arkadaŞ oldum. Bana o kadar iyi baktı ki bu, sadece derinlerden gelen Şefkat dolu bir yakınlığın sonucu olabilirdi. İlaç tedavisi yüzünden saçları dökülen, kirpikleri ve kaŞları olmayan, ama yine de kocaman yürekleriyle savaŞan çocuklar gördüm.
Bunu hâlâ tamamen anlayabilmiŞ değilim.
Tek yapabileceğim, size ne olup bittiğini anlatmak.
TABİİ Kİ BENDE BİR İEYLERİN YANLIİ GİTTİĞİNİ BİLMELİYDİM. Ama sporcular, özellikle de bisikletçiler inkârla yaŞarlar. Bütün ağrı ve acıları inkâr edersiniz, çünkü yarıŞı bitirmeniz gerekir. Bu bir kendi kendini tatmin etme sporudur. Bütün gün, altı yedi saat boyunca, her türlü hava koŞulunda, çakıllı, çamurlu yollarda, rüzgârda, yağmurda ve hatta dolu altında bile bisiklet üstünde olsanız da acıya teslim olmazsınız.
15

o Lance Armstrong
Her yeriniz yaralanır. Sırtınız, ayaklarınız, elleriniz, boynunuz, bacaklarınız ve tabii ki bisiklete oturduğunuz kısmınız yaralanır.
Bu yüzden 1996'da kendimi iyi hissetmediğimde buna çok önem vermedim. O kıŞ sağ testisim hafifçe ŞiŞince, kendime bu durumu idare etmem gerektiğini söyledim; çünkü bunu bisiklette kendi kendime yaptığımı veya sistemimin birtakım erkeklere özgü fizyolojik bir durumu telafi etmekte olduğunu sanıyordum. Gerçekten de her zamanki gücümle bisikletime binebiliyordum, o halde durmaya gerek yoktu.
Bisiklet, olgun Şampiyonları ödüllendiren bir spordur. Yıllar süren bir çalıŞmanın sonucunda elde edilen bir fiziksel dayanıklılık ve sadece tecrübeyle elde edilebilecek stratejik bir kafa gerektirir. 1996'da nihayet formumun zirvesine çıkmakta olduğumu hissettim. O bahar, daha önce hiçbir Amerikalının kazanamadığı, Ardennes boyunca devam eden ve çok zorlu bir sınav olan Fleche-Wallonne YarıŞı'm ve Carolina Dağları'nda 12 gün süren 1225 millik Du Pont Bisiklet Turunu kazandım. Klasik bir yarıŞ olan ve bir günde kat edilen 167 mil mesafeli Liege-Bastogne-Liege Yarı-Şı'nda elde ettiğim ikinciliğe beŞ tane daha ekledim ve kariyerimde ilk kez uluslararası sıralamada ilk beŞe girmek üzereydim.
Ancak Du Pont Bisiklet Turu'nu kazandığımda yarıŞse-verler tuhaf bir Şey fark ettiler: YarıŞı kazandığımda, bitiŞ çizgisini geçerken, çoğunlukla yumruklarımı aŞağı yukarı piston gibi hareket ettirirdim. Ama o gün bisikletimin üstünde kutlama yapamayacak kadar yorgundum. Gözlerim kan çanağı gibiydi ve suratım da kıpkırmızıydı.
Bahar performanslarıma bakılacak olursa kendimden emin ve enerji dolu olmam gerekiyordu. Halbuki düpedüz yorgundum. Göğüslerimin ucu ağrıyordu. Hakkında birazcık bilgim olsaydı, bunun bir hastalık belirtisi olduğunu anlardım. Bu belirti, HCG seviyemin yükseldiği anlamına geliyordu. Hamile kadınlarda salgılanan bu hormon, testisleri
16
Önce ve Sonra o
kötü çalıŞmadığı sürece erkeklerde çok az bulunur.
Ben sadece bitkin olduğumu düŞünüyor, kendi kendime, "Kahretsin! Yorulacak durumda değilsin" diyordum. Önümde sezonun en önemli iki yarıŞı vardı: Fransa Bisiklet Turu ve Atlanta'daki olimpiyatlar. Bu ikisi tüm çalıŞmalarımın amacını oluŞturan en önemli iki yarıŞtı.
BeŞinci günde Fransa Bisiklet Turu'ndan elendim. Sağanak yağıŞ altında devam ettiğim yarıŞta boğaz ağrısı ve bronŞit baŞladı. Öksürüyordum, sırtımın alt kısmı ağrıyordu ve sonuçta bisiklete binemedim. Basın mensuplarına "Nefes alamadım" dedim. İimdi o günleri düŞünüyoaım da bu sözler hayra yorulmayacak sözlermiŞ.
Atlanta'da vücudum yine pes etti. Zamana karŞı yarıŞta altıncı, yol yarıŞında ise on ikinciydim. Bu performanslar oldukça iyiydi; ama bana iliŞkin beklentilerle kıyaslandığında düŞ kırıklığından baŞka bir Şey değildi.
Austin'deki evime geri döndüğümde kendi kendime bunun gripten baŞka bir Şey olmadığını söyledim. Alttan alta süren ağrılarımın verdiği uyuŞukluk hissiyle çok

fazla uyuyordum. Yine de bu durumu önemsemedim ve sebep olarak uzun ve zorlu sezonu gösterdim. 18 Eylül'de 25 yaŞıma girdim ve birkaç gece sonra bir margarita makinesi kiralayıp, Jimmy Buffett'm konser vereceği bir parti düzenleyerek bir ev dolusu arkadaŞımı davet ettim. O gece partinin ortasında, Plano'dan kalkıp gelen annem Linda'ya "Dünyanın en mutlu insanı benim" dedim. YaŞamımı seviyordum. Tek-sas Üniversitesi'nden Lisa Shiels adında güzel bir öğrenciyle çıkıyordum ve saygın bir Fransız takımı olan Codifis'le iki yıllığına iki buçuk milyon dolarlık bir kontratı daha yeni imzalamıŞtım. Yeni evim harikaydı. Yapımı için aylarımı vermiŞtim; mimarisinin ve iç tasarımının her ayrıntısı tam istediğim gibiydi. Austin Gölü'nün kenarında Akdeniz tarzı bir evdi. Yüzme havuzuna bakan yüksek pencereleri ve jet ski'mle deniz motorumun durduğu rıhtıma dek uzanan üstü açık bir terası vardı.
17
oLance Armstrong
Önce ve Sonra o
Güzel gecemi bir tek Şey bozdu: Konserin tam ortasında, baŞ ağrısının gelmekte olduğunu fark ettim. Önce sıradan bir ağrı olarak baŞladı. Aspirin aldım, ama fayda etmedi. Hatta daha da kötüleŞti.
Daha kuvvetli bir ağrı kesici içtim. Bir daha... bir daha... Dört tablet almıŞtım, ağrım hafifleyeceği yerde daha da artmıŞtı. Çok fazla margarita içtiğim için böyle olduğum sonucuna vararak baŞka margarita içmemeye karar verdim. ArkadaŞım ve avukatım olan Bili Stapleton, eŞi Laura'nın çantasında taŞıdığı migren ilacından verdi. Üç tane aldım; ama bunlar da iŞe yaramadı.
Filmlerde gördüğünüz türden, insanı baŞını ellerinin arasına alarak dizlerinin üzerine çöktürecek, beyin çatlatan cinsten bir ağrıydı.
Nihayet pes edip eve gittim. Bütün ıŞıkları söndürdüm ve hareketsiz bir Şekilde kanepeye uzandım. Ağrım hiç geçmedi; ama ağrıdan ve margaritalardan ötürü o kadar yorgun düŞmüŞtüm ki en sonunda uyuyakaldım.
Ertesi sabah uyandığımda ağrı gitmiŞti. Kahve yapmak için mutfakta dolanırken, görüŞümün biraz bulanık olduğunu fark ettim. Her Şeyin kenarı yuvarlak görünüyordu. "YaŞlanıyorum galiba. Belki de gözlüğe ihtiyacım var" diye düŞündüm.
Sizin anlayacağınız, her Şey için bir bahanem vardı.
Birkaç gün sonra, oturma odamda Bili Stapleton'la telefonda konuŞurken berbat bir öksürük krizine tutuldum. Öğürdüm ve boğazımın gerisinde metalik ve acı bir Şey hissettim. "Bir saniye bekle" dedim. "İŞler yolunda gitmiyor." Banyoya koŞturdum. Lavaboya doğru öksürdüm.
Lavaboda kan vardı. Bakakaldım. Tekrar öksürdüm ve bir baŞka kırmızı akıntı geldi. Bu kanın ve pıhtımsı maddenin benim vücudumdan geldiğine inanamıyordum.
KorkmuŞ bir halde oturma odasına geri döndüm telefonu elime alarak, "Bili, Şimdi kapamalıyım, seni daha sonra ararım" dedim. Telefonu kapayıp hemen Austin'de yaŞayan,

doktorum ve iyi bir arkadaŞım olan Dr. Rick Parker11 aradım. Rick evimin biraz aŞağısında oturuyordu.
"Bana gelebilir misin? Kan tükürüyorum" dedim.
Rick yoldayken banyoya geri döndüm ve lavabodaki kanlı kalıntıya baktım. Birden musluğu açtım. Bu kalıntıyı yıkamak istiyordum. Bazen beni neyin güdülediğini bilmeden yaptığım Şeyler olur. Rick'in bu kalıntıyı görmesini istemiyordum. Açıkçası utandım ve yok ettim onu.
Rick geldi ve burnumla ağzımı kontrol etti. Boğazımdan aŞağı bir ıŞık tuttu ve kanı görmek istedi. Ona lavaboda kalan az miktardaki kanı gösterdim. "Aman Allahım! Kan lekesinin ne kadar büyük olduğunu ona söyleyemem, bu çok iğrenç" diye düŞünüyordum. Geri kalan miktar da çok görünmüyordu.
Rick, sinüslerim ve alerjilerimden Şikâyet etmeme alıŞkındı. Austin'de çok fazla yakubotu* ve polen vardı, buna karŞın ne kadar sıkıntı çekersem çekeyim, sıkı doping kanunlarından ötürü ilaç alamıyordum. Sıkıntıya katlanmak zorundaydım.
Rick "Kanama sinüslerinden kaynaklanıyor olabilir" dedi. "Birini çatlatmıŞ olabilirsin."
"Harika" dedim. "O halde mesele yok."
Epey rahatlamıŞtım. Rahatsızlığımın ciddi olmadığı yönündeki ilk tahmine dört elle sarılmıŞ ve bunda kalmıŞtım. Rick fenerini kapadı ve ayrılırken ertesi hafta, eŞi Jenny'yle birlikte beni yemeğe beklediklerini söyledi.
Birkaç gün sonra motorlu scooter'ımla Parker'lann evine doğru gidiyordum. Motorlu oyuncaklara karŞı ilgim vardır ve bu motorlu scooter da en sevdiğim Şeylerden biriydi. Sağ tes-tisimde o kadar ağrı vardı ki motorlu scooter'da oturmak ölüm gibi geldi. AkŞam yemeği sırasında da masada rahat değildim. Ancak ağırlığımı sağ tarafıma kaydırarak oturabiliyor ve kıpırdamaya korkuyordum. Çok acı verici bir durumdu.
Ne hissettiğimi Rick'e neredeyse söyleyecektim, ama kendime güvenim hiç yoktu. Bu durumun sofrada dile ge-
18
19
oLance Armstrong
tirilecek bir mesele olmadığını düŞündüm, zaten Rick'i kan yüzünden bir kere rahatsız etmiŞtim. Aklımdan, "Rick, benim yakınmayı çok seven biri olduğumu düŞünecek" diye geçirerek meseleyi kendime sakladım.
Ertesi sabah uyandığımda testisini korkunç Şekilde ŞiŞmiŞti. Neredeyse portakal büyüklüğündeydi. Giyindim, garajda askıda duran bisikletimi aldım ve her zamanki bisiklet antrenmanıma baŞladım; ama seleye oturamıyordum bile. Bütün yol boyunca ayakta sürdüm ve eve öğle vakti eve dönünce isteksiz bir Şekilde yine Rick'i aradım.
"Rick, testisimde bir sorun var" dedim. "Berbat derecede ŞiŞti ve bisikleti ayakta sürmek zorunda kaldım."
Rick ciddi bir Şekilde, "Hemen kontrol ettirmelisin" dedi.
O öğleden sonra beni bir uzmana götürmekte ısrar etti. Austin'de ünlü bir ürolog olan Dr. Jim Reeves'i aradık. Rick belirtilerimi açıklar açıklamaz, Reeves hemen gelmem

gerektiğini, benim için bir randevu ayarlayacağını söyledi. Rick bana Reeves'in, benim sadece testis dönmesi geçirmiŞ olabileceğimden Şüphelendiğini söyledi; ancak mutlaka gidip kontrol ettirmem gerekiyordu. Önemsemezsem testisi-mi kaybetme ihtimalim vardı.
DuŞ alıp giyindim ve anahtarlarımı alarak Porsche marka arabama atladım. Komik, ama ne giydiğimi tam olarak hatırlayabiliyorum: Toprak rengi pantolon ve yeŞil bir gömlek. Reeves'in muayenehanesi Şehrin göbeğinde, Teksas Üniversitesi'nin sade görünüŞlü kahverengi tuğlah Tıp Fa-kültesi'nin bulunduğu kampusun yakınındaydı.
Reeves, sanki bir kuyunun dibinden gelircesine derin sesiyle yaŞlı bir beyefendiydi ve beni muayene ettiğinde gördüğü bulgular yüzünden cidden telaŞlansa da doktor olmanın verdiği bir tavırla her Şeyi rutin bir çizgide tutuyordu.
Testisini normalin üç katı büyüklükteydi ve dokunmak çok acı veriyordu. Reeves birtakım notlar aldı ve "Durumun biraz Şüpheli göründü. Emin olmak için seni ultrasona göndereceğim" dedi.
20
Önce ve Sonrao
Tekrar giyinip arabama bindim. Laboratuvar, aynı caddede, bir baŞka enstitü görünümlü kahverengi tuğlah binadaydı. İçeride ufak çaplı, karmaŞık tıbbi cihazların bulunduğu ofisler ve odalar vardı. Bir baŞka muayene yatağına uzandım.
Bayan bir teknisyen geldi ve ultrason cihazıyla beni muayene etti. Cihaz, çubuk biçimindeydi ve algıladıklarını ekrana yansıtıyordu. Birkaç dakika içinde oradan ayrılacağımı düŞünüyordum. Bu, doktorun emin olmak için yaptığı rutin bir kontroldü.
Bir saat sonra hâlâ yataktaydım.
Teknisyen her santimetremi inceliyormuŞ gibiydi. Orada tek kelime etmeden yatıyor, kendime güvensizliğimi belli etmemeye çalıŞıyordum. Niçin bu kadar uzun sürmüŞtü acaba? Bir Şey mi bulmuŞtu?
Nihayet çubuğu bıraktı ve bir Şey demeden odadan çıktı.
"Hey bir dakika bekleyin" dedim.
Bu iŞin sıkıcı bir formalite olduğunu düŞünüyordum. Bir süre sonra teknisyen daha önce ofiste gördüğüm adamla beraber döndü. Bu, Şef radyoloji uzmanıydı. Bu sefer çubuğu kendisi aldı ve organlarımı incelemeye baŞladı. Ben hareketsiz bir Şekilde uzanırken, on beŞ dakika kadar da o kontrol etti. Niçin bu kadar uzun sürüyordu?
Uzman, "Tamam kalkıp giyinebilirsiniz" dedi.
Giyinip çıktığımda koridorda uzmanla karŞılaŞtım.
"Göğüs röntgeninizi çekmemiz gerekli."
Ters ters bakarak, "Neden?" dedim.
"Dr. Reeves istedi."
Neden göğsüme bakacaklardı ki? Orada bir sorun yoktu. Bu kez baŞka bir muayene odasına girdim ve elbiselerimi çıkardım. BaŞka bir teknisyen röntgenimi çekti.
Artık kızmaya baŞlıyordum; korkmaya da. Yine giyindim ve esas muayenehaneye dönmek için odadan çıktım. Koridorda tekrar uzmana rastladım. "Hey burada neler olup bitiyor? Bütün bunlar normal değil."

"Sizinle Dr. Reeves'in görüŞmesi gerekiyor."
21
oLance Armstrong
"Hayır, neler olup bittiğini bilmek istiyorum."
"İey, Dr. Reeves'in iŞine burnumu sokmak istemem, ama görünen o ki kendisi galiba sizde kanser türü bir Şeyler olup olmadığına bakıyor."
Donup kalmıŞtım.


"Of, kahretsin."
"Röntgen sonuçlarını Dr. Reeves'e geri götürmeniz gere-kiyor.Muayenehanesinde sizi bekliyor."
Karnımda buz gibi bir Şeyler hissettim ve gittikçe de bü-yüyordu. Cep telefonumdan Rick'i aradım.
"Rick, burada bir Şeyler dönüyor ve bana her Şeyi anlatmıyorlar."
"Lance neler olduğunu ben de tam olarak bilmiyorum, ama Dr. Reeves'i görmeye giderken seninle olmak istiyorum. Beni orada bekle, yanına geliyorum."
"Tamam olur."
Röntgen sonuçlarım hazırlanırken orada bekledim Nihayet radyolog geldi ve bana büyük bir kahverengi zarf uzattı. Reeves'in, muayenehanesinde beni beklediğini söyledi. Zarfa baktım ve göğsümün zarfın içinde olduğunu fark ettim.
Bu kötüydü. Arabama bindiğimde gözüm tekrar göğüs röntgenime takıldı. Reeves'in muayenehanesi yaklaŞık 200 metre uzaklıktaydı; ama sanki bana 2, hatta 20 mil gibi gelmiŞti.
Arabamı park ettim. Mesai saati bitmiŞ, ortalık Şimdiden kararmaya baŞlamıŞtı. Dr. Reeves beni bu saate kadar beklediğine göre iyi bir sebebi olmalıydı. Bu sebep de birazdan kötü haberin bana verilmek üzere olmasıydı.
Dr. Reeves'in muayenehanesine girdiğimde binanın boŞ olduğunu fark ettim. Herkes gitmiŞti ve dıŞarısı da karanlıktı.
Rick de geldi. NeŞesiz görünüyordu. Dr. Reeves zarfı açıp benim röntgenlerimi çıkarırken ben de kendimi bir sandalyeye attım. Röntgen, fotoğraf negatifi gibi bir Şey: Anormallikler beyaz olarak görünüyor. Siyah bir resim iyi-
Önce ve Sonra o
ye iŞaret; çünkü bu, organlarınızın sağlıklı olduğunu gösteriyor. Yani siyah iyi, beyaz kötü oluyor.
Dr. Reeves röntgenimi, duvardaki ıŞıklı tablaya koydu.
Göğsüm kar fırtınasını andırıyordu.
Dr. Reeves, "Evet, bu gerçekten ciddi bir durum" dedi. "Görünen o ki, akciğerlere ciddi Şekilde metastaz yapmıŞ (sıçramıŞ) bir prostat kanseri söz konusu.
Kanser olmuŞtum.
"Emin misiniz?" dedim.
"Gayet eminim" cevabını verdi Dr. Reeves.
25 yaŞındayım. Peki, niye kanser olayım?
"İkinci bir uzman görüŞü alamaz mıyım?"

"Tabii ki alabilirsiniz. Bunu yapma hakkınız var. Ama size Şunu söylemeliyim ki teŞhisimden eminim. Testisi almak için yarın sabah saat 7'de bir ameliyat ayarladım."
Kanserdim ve hastalık ciğerlerimdeydi.
Dr. Reeves teŞhisini açıkladı: Prostat kanseri. Ender görülen bir hastalıktı. ABD'de senede sadece 7 bin vaka görülüyordu. Genellikle 18-25 yaŞ arasındaki erkeklerde ortaya çıkıyor ve ilaç tedavisindeki geliŞmeler sayesinde tedavi edilebiliyordu; ancak erken teŞhis ve müdahale çok önemliydi. Dr. Reeves kanser olduğumdan emindi. Mesele, hastalığın ne kadar yayıldığındaydı? Kendisi bana Austin kökenli meŞhur bir onkolog olan Dr. Dudley Youman'ı görmemi tavsiye etti. Mümkün mertebe hızlı hareket etmeliydik; her geçen gün aleyhimize iŞliyordu. Nihayet Dr. Reeves konuŞmasını bitirdi.
Hiçbir Şey söylemedim.
Dr. Reeves "İkinizi bir süreliğine yalnız bıraksam iyi olur" dedi.
Odada Rick'le yalnız kaldığımızda baŞımı masaya yaslayarak, "Buna inanamıyorum" dedim.
Ama itiraf etmeliydim ki hastaydım. BaŞ ağrıları, öksürükle gelen kan, septik anjin, otobüste bayılma ve saatlerce uyuma... Gerçekten rahatsızlık hissediyor ve bunu bir süredir taŞıyordum.
22
23
o Lance Armstrong
"Lance, dinle beni. Kanserin tedavisinde çok fazla geliŞme oldu. Tedavi edilebiliyor. Ne olursa olsun bu hastalığı yeneceğiz, bunun üstesinden geleceğiz."
"Tamam" dedim. "Tamam."
Rick, Dr. Reeves'i yeniden odaya çağırdı.
"Ne yapmam gerekiyor?" diye sordum. "Haydi, sununla uğraŞalım. Bu Şeyi öldürelim. Ne olursa olsun bunu yapalım."
Hemen o an tedavi olmak istiyordum. O gece bile ameliyat olabilirdim. Yararı olacağını bilsem ıŞın silahlarını kendimde kullanırdım. Ama Dr. Reeves, ertesi sabahki prosedürü sabırla anlattı: Onkologların, kanserin yayılma oranını belirleyebilmelerini sağlayacak bir dizi testten geçmek ve kan durumuma baktırmak için sabah erkenden hastaneye gelmem gerekiyormuŞ. Bundan sonra testislerimi aldırmak için ameliyat olacakmıŞım.
Ayrılmak üzere ayağa kalktım. Yapmam gereken birçok telefon görüŞmem vardı ve bunlardan birisi de annemleydi. Tek çocuğunun kanser olduğunu ona bir Şekilde söylemeliydim.
Arabama binerek nehir kenarındaki evimin iki tarafı ağaçlı, dönemeçli yoluna koyuldum. Hayatımda ilk kez yavaŞ sürüyordum. Tek kelimeyle Şoktaydım. Aman Allah'ım, bir daha hiç yanŞamayacağım! Öbür bütün düŞünceler; Aman Allah'ım öleceğim; Aman Allah'ım hiç ailem olmayacak gibi Şeyler bu karmaŞada bir yerlere gömülmüŞtü; aklıma gelen ilk Şey Aman Allah'ım, Bir daha hiç yanŞamayacağım düŞüncesi idi. Araç telefonumla Bili Stapleton'ı aradım.
"Bili, sana gerçekten çok kötü bir haberim var."

Dalgın bir Şekilde "Ne?" diye sordu.
"Hastayım. Kariyerim bitti."
"Ne?"
"Her Şey bitti. Hastayım, bir daha asla yanŞamayacağım ve her Şeyimi kaybetmek üzereyim."
24
t
Önce ve Sonrao
Telefonu kapadım.
Gaz pedalına basacak gücü bile kendimde bulmadan birinci viteste sokaklarda sürüklenirken bir yandan da sorgu-luyordum; dünyamı, mesleğimi, kendimi. 25 yaŞıncia, çelik gibi sağlam Lance'i evde bırakmıŞtım. Kanserin her Şeyimi değiŞtireceğinin farkındaydım. Sadece kariyerimi değiŞtirmeyecek, ne olduğuma dair bütün tanımlamalarımı da elimden alacaktı. BaŞlangıçta hiçbir Şeyim yoktu. Annem Tek-sas, Plano'da sekreterdi; ama ben bisikletimin üzerinde bir Şey oldum. Öteki çocuklar kulüpte yüzerken ben okuldan sonra kilometrelerce bisiklet sürüyordum; çünkü tek Şansım buydu. Kazandığım her zaferin ve doların ardında litrelerce ter vardı. Ya Şimdi ne yapacaktım? Ben dünya çapında bisikletçi Lance Armstrong değilsem ne olacaktım?
Hasta bir insan.'
Park yerime girdim. Evde telefon çalıyordu. Kapıyı açtım. Telefon hâlâ çalıyordu. Kaldırdım. Arayan, benimle birlikte çalıŞması için görevlendirilen Nike temsilcisi arkadaŞım Scott MacEachern idi.
"Hey Lance, neler oluyor?"
"Birçok Şey" dedim sinirli bir Şekilde. "Birçok Şey oluyor."
"Ne demek istiyorsun?"
"Ben, ee..."
Yüksek sesle söylememiŞtim.
"Ne?" dedi Scott.
Ağzımı açtım, kapadım, sonra yeniden açtım ve "Kanserim" dedim.
Ağlamaya baŞladım.
Ve sonra aklıma Şunlar geldi: . Sadece yaptığım sporu değil yaŞamımı da kaybedebilirdim.
YaŞamımı kaybedebilirdim.
25
iki
BAİLANGIÇ ÇİZGİSİ
O O
o o o o o o o o o o o
-İSTER BEĞENİN İSTER BEĞENMEYİN, GEÇMİİİNİZ I SİZİ İEKİLLENDİRİR. Her rastlantının ve deneyimin
JL kendine özgü bir etkisi vardır ve siz, rüzgârın bir ovada çalıları Şekillendirdiği gibi Şekillenirsiniz.

Çocukluğum hakkında bilmeniz gereken asıl Şey, hiçbir zaman gerçek bir babamın olmamasıydı. Ama asla tutup da olması için bir dilekte bulunmadım. Annem beni doğurduğunda 17 yaŞındaydı ve ilk günden itibaren herkes ona değersiz insanlar olduğumuzu söylemiŞti; ama onun farklı bir inanıŞı vardı ve beni taviz vermediği bir kuralla büyüttü: "Her engeli bir fırsat olarak kullan." İŞte bizim yaptığımız buydu.
Özellikle ufak tefek bir kadın için ben büyük bir çocuktum. Annemin evlenmeden önceki ismi Linda Mooney-ham'di. YaklaŞık 1.60 boyunda ve 50 kiloydu. Bu kadar ufak tefek birinin beni nasıl doğurduğunu anlayamıyorum; çünkü doğduğumda 4 kilodan fazlaymıŞım. Beni doğurur-
o Lance Armstrong
ken o kadar zorlanmıŞ ki bütün gün ateŞler içinde yatmıŞ. AteŞi o kadar fazlaymıŞ ki hemŞireler beni kucaklamasına izin vermemiŞ.
Baba denilen Şeyi asla bilmedim. Yokluğunu bir etken olarak kabul etmediğiniz sürece etkin değildi. Ben olmamı sağlayan DNA'yı sağlamıŞ olması, onu benim babam yapmazdı. Aramızda kesinlikle hiçbir bağ yoktu. Kim olduğu veya neye benzediğine iliŞkin en ufak bir fikir sahibi değildim. Geçen yıla kadar nerede yaŞadığından ya da çalıŞıp çalıŞmadığından bile haberim yoktu.
Babamı hiç sormadım. Annemle aramızda babam hakkında hiç konuŞmadık. Bir kere bile. Yirmi sekiz yıl boyunca ne o bahsetti, ne de ben bahsettim. Bu tuhaf gelebilir, ama gerçek. Annem, kendisine babam hakkında soru sormuŞ olsaydım, bana anlatacağını söyledi; ama açık konuŞmak gerekirse bu gereksiz bir soru olurdu. Yani benim için o kadar önemsizdi. Annem beni çok seviyordu ve ben de aynı Şekilde onu çok sevdim ve bu ikimiz için yeterli gibiydi.
Hayatımla ilgili yazmaya baŞladığımda, kendim hakkında da bazı Şeylerin farkına varacağımı tahmin ediyordum. Maalesef geçen sene bir Teksas gazetesi biyolojik babamı aradı ve onun hakkında bir hikâye yayımladı. Yazılanlar Şöyleydi: Adı Gunderson. Dallas Morning News gazetesinde dağıtım müdürlüğü yapıyor. Teksas'ta Cedar Creek Lake'te yaŞıyor ve iki çocuğu daha var. Annem, babamla bana hamileyken evlenmiŞ, ama ben iki yaŞıma gelmeden ayrılmıŞlar. Gazete kendisinden gururlu bir baba olarak bahsetmiŞ ve dediğine göre babamın diğer çocukları beni kardeŞleri olarak görüyorlarmıŞ; ancak bu ifadeler bana fırsatçılık olarak geldi. Onlarla buluŞmak beni hiç ilgilendirmiyor.
Annem yalnızdı. Dedemle anneannem boŞanmıŞ ve o zamanlar postanede çalıŞan dedem Paul Mooneyham alkolik bir Vietnamlı gazisiymiŞ ve bir karavanda yaŞıyormuŞ. Anneannem Elizabeth, üç çocuğuna bakmaya çalıŞmıŞ. Ailede anneme pek yardım edebilecek kimse olmasa da yine de de-
28
BaŞlangıç Çizgisio
nemiŞler. Doğduğum gün dedem içkiyi bırakmıŞ ve o günden beri 28 yıldır içki içmiyor, yani benim doğumumdan bugüne. Küçük dayım Al, bana bakıcılık yapıyormuŞ. Kendisi sonraları, ailemizdeki erkeklerin geleneksel olarak yaptığı üzere orduya katıldı ve yarbaylığa kadar yükseldi. Göğsünde epey madalya vardı. Jesse isminde deli gibi sevdiğim bir çocukları var. Ailecek birbirlerimizle guaır duyarız.

Ben istenen birisiydim. Annem beni doğurmaya o kadar kararlıymıŞ ki kimsenin ona karıŞıp tartıŞmaması için geceliğe benzeyen gömlekler giyerek hamileliğini gizlemiŞ. Hatta doğumumdan sonra bir keresinde, pek çok zaman olduğu gibi teyzemle birlikte gittikleri markette, alıŞveriŞten sonra ödeme yaparlarken ben teyzemin kucağındaymıŞım; kasiyer kızlar "Ne tatlı bir bebek" deyip beni sevmeye kalkınca annem "O benim" bebeğim" deyip öne atılıvermiŞ.
Dallas'ın kenar mahallerinden biri olan Oak Cliffte tek odalı kasvetli bir evde yaŞamıŞız. Annem hem yarı zamanlı çalıŞmıŞ, hem de okulunu bitirmiŞ. KöŞe baŞında Kentucky Fried restoranının bulunduğu bu yerde komŞularımızdan birinin çamaŞır iplerinde her zaman gömlekler dalgalanır-mıŞ.. Annem hem pembe çizgili üniformasıyla Kentucky Fried'da sipariŞleri alır, hem de aynı sokaktaki Kroger'in marketinde kasiyerlik yaparmıŞ. Sonraları postanede kalıcı bir iŞ bulmuŞ. Orada bir yandan sahibi bulunmayan mektupları ayırıp, bir yandan da dosya memurluğu yapıyor, bütün bunlarla birlikte hem okula devam ediyor, hem de bana bakıyormuŞ. Ayda 400 dolar kazanırken, kirası 200 dolar, benim günlük bakıcımın haftalığıysa 25 dolarmıŞ. Ama annem bana ihtiyacım olan her Şeyi fazlasıyla aldı. Benim için ufak lüksler oluŞturmanın bir yolunu da bulurdu.
Küçücükken beni semtimizdeki 7-Eleven'a götürür, pipetle Slurpee içirirmiŞ. Ben pipetle çekmeyi beceremediğimden, önce o biraz çeker, sonra da kafamı biraz geriye iterek soğuk, tatlı ve buzlu içeceğin ağzıma akmasını sağlarmıŞ. 50 sentlik bir içecekle beni Şımartmaya çalıŞırmıŞ.
29
oLance Armstrong
Her gece bana kitap okurdu. Daha çok küçükken, bir kelime bile anlayacak yaŞta bile değilken dahi kitap okurmuŞ. Bundan hiç bıkmazdı. "Bana okuyabilecek yaŞa gelene kadar seni bekleyemem" derdi. İki yaŞıma geldiğimde Şiir okuyabilmemde çok da ŞaŞılacak bir Şey yok; çünkü her Şeyi erken yapmaya baŞlamıŞım. Dokuz aylıkken yürümüŞüm.
Nihayet annem yıllık 12 bin dolar kazandığı bir sekreterliğe baŞlamıŞ. Bu da bizim Dallas'ın kuzeyinde Richardson denen bir kenar mahallede daha güzel bir apartmana taŞınmamızı sağlamıŞ. Daha sonra telekomünikasyon Şirketi Ericsson'da iŞe girdi, basamakları yavaŞ yavaŞ tırmanmaya baŞladı. Artık sekreter değil, muhasebe müdürüydü ve üstelik yedekte emlakçilik yapabilme izni vardı. İŞte bu söylediklerim onun hakkında bilmeniz gereken her Şeyi açıklıyor. Bir jilet kadar keskindi ve yoluna çıkan herkesi devire-bilirdi. Ayrıca kız kardeŞim gibi görünecek kadar da gençti.
Oak Cliff ten sonra bu kenar mahalle onun için cennet gibiydi. Kuzey Dallas, birbirinden ayrılmaz ve her biri birbirine benzer kenar mahalle toplulukları olarak Oklohama sınırına kadar devam eder. Müstakil evler ve gezinti yerleri düz kahverengi Teksas coğrafyasında kilometrelerce uzanır. Ama kaliteli okullar ve çocukların oynaması için açık alanlar da vardır.
Apartmanımızın bulunduğu sokakta, sıralı dükkânların sonunda Richardson Bike Mart diye bir mağaza vardı. Sahibi, Jim Hoyt adında kısa boylu, yapılı, gözleri parlayan biriydi. Jim bisikletçilere destek olmayı severdi ve her zaman çocukların bu

spora baŞlamasını isterdi. Bir sabah annem beni taze, sıcak Şekerli çörek yemeye götürüyordu. Yolumuz Jim'in dükkânının önünden geçiyordu. Jim, annemin geçinmekte zorlandığını biliyordu ve annemin çalıŞkanlığının da benim temiz ve bakımlı çocuk olduğumun da farkındaydı. Bize ilgi göstererek anneme hayatımdaki ilk bisikletimi aldırttı. Yedi yaŞlarındaydım ve bisikletim Schwinn Mag Scrambler markaydı. Sarı tekerlekli, çirkin kahverengi ren-
30
BaŞlangıç Çizgisio
sinde bir Şeydi; ama sevmiŞtim. Bir çocuk neden bisiklet sever? Çünkü bisiklet özgürlük ve hürriyettir. İnsanın tekerlekli ilk bineğidir. Bisiklet, kurallar ve büyükler olmadan özgürce gezmenin adıdır.
Benim özellikle istemeyip de annemin bana verdiği bir Şey vardı: Bir üvey baba. Üç yaŞımdayken annem Terry Armstrong adında bir adamla yeniden evlenmiŞ. Uzun bıyıklı ve kısa boylu biri olan Terry'nin gerçekte olduğundan daha baŞarılı görünme alıŞkanlığı vardı. Marketlere yiyecek satıyordu ve gezgin bir satıcının tipik bütün özelliklerini gösteriyordu. Evimize ikinci bir maaŞ girmesini, böylece faturaları karŞılamamızı sağlıyordu . Bu arada annem iŞinde yükseliyordu ve üst düzey kenar mahallelerden biri olan Plano'da bir ev satın almıŞtı.
Terry beni resmen evlat edinip soyadımı Armstrong'a dönüŞtürdüğünde küçücük bir çocuktum. Bu olaydan ötürü mutlu mu, yoksa mutsuz mu olduğumu hatırlamıyorum. Tek bildiğim, DNA'mı veren kimse olan Gunderson'ın benim üzerindeki kanuni haklarından vazgeçmesiydi. Evlat edinme iŞleminin gerçekleŞmesi için Gunderson'ın buna itiraz etmeksizin vermesi gerekliydi ve o da istenen belgeleri imzaladı.
Terry Armstrong Hristiyandı ve anneme beni nasıl büyütmesi gerektiğini söyleyen bir aileden geliyordu. Kendi inancına çekmesinin yanında Terry sinirli biriydi ve pek çok çocukta görülen dağınıklık gibi sudan sebepler yüzünden beni döverdi.
Bir keresinde yatak odamda çekmeceyi açık bırakmıŞtım ve çekmeceden aŞağı bir çorap sarkıyordu. Terry ufak küreğini kaptı. Kalın ve tahtadan yapılmıŞ sert bir kürekti ve bence böyle bir cisim ufacık bir çocuğu dövmede kullanılmamalıydı. Beni döndürüp arkama Şaplağı indirdi.
Kürek beni disipline etmek için kullanılan bir yöntemdi. Eve geç gelirdim ve bu küçük kürek yerinden çıkardı: Pa-at. Yaramazlık yapacak olursam küreği yine yerdim: Küüt. Dayak sadece fiziksel olarak değil duygusal olarak da acı-
31
oLance Armstrong
tirdi. Bu nedenle Terry Armstrong'u sevmiyordum. Erkeklik taslayan kaçığın teki olduğunu düŞünüyordum ve din konusundaki ilk izlenimlerim, dinin ikiyüzlü kimseler için olduğu yönündeydi.
Sporcular, küçüklüklerinde dayak yemenin yararını pek görmezler; çünkü iç gözlem sizi yarıŞta hiçbir yere taŞımaz. Kadronuzda İtalyan ve İspanyollar varken ve yaklaŞık iki bin metrelik bir yere tırmanırken çocukça öfkelerinizi düŞünmek istemezsiniz. Kafanızı boŞaltıp odaklanmanız gerekir. Ama her Şey burada gizlidir; ateŞ için benzinin gerekli olduğu gibi. Annem, "Her olumsuzluğu olumluya dönüŞtür" derdi.

Hiçbir Şey boŞa gitmez, her Şeyi kullanırsın. Eski yaralar ve çizikler, rekabetçi enerjinin bir öğesi olur. Ama o zamana geri dönecek olursak ben, bir çocuk olarak öfkesi burnunda olan biriydim ve Eğer bisikletimle yeterince ilerlersem bu beni buradan uzaklaŞtırabilir diye düŞünüyordum.
Plano'nun da üzerimde etkileri vardı. Sıralı dükkânları, hemen hemen birbirinin aynısı olan sokakları ve aralarında boŞ harabe arazilerin bulunduğu kulüpleriyle klasik bir Amerikan banliyösüydü. Buralar golf gömlekli, kumaŞ pan-tolonlu erkeklerin, parlak sahte altın mücevherli kadınların ve yabancılaŞmıŞ gençlerin bulunduğu bir yerdi. Hiçbir Şey eski olmadığı gibi, gerçek de değildi. Burada ruhumu sıkan bir Şeyler vardı. Belki de bu yüzden ülkenin eroin problemi ve genç yaŞta intiharın ciddi boyutlara ulaŞan yerlerinden biriydi. Kentin Piano East adlı lisesi eyaletin Amerikan futboluna en meraklı liselerinden biriydi ve hangar kapısı büyüklüğündeki kapılarıyla daha çok hükümet binasını andıran modern bir yapısı vardı. İŞte ben burada okudum.
Plano'da futbolcu ve ortanın üstü gelir seviyesinde değilseniz yoksunuz demektir. Annem bir sekreter olduğu için ben de futbol oynamaya çalıŞtım. Ama bende koordinasyon namına bir Şey yoktu. İŞ, bir yandan diğer bir yana hareket etmeye veya el-göz koordinasyonuna gelince -aslında topla ilgili bir mesele olunca- hiç de iyi değildim.
32
BaŞlangıç Çizgisio
BaŞarılı olabileceğim bir Şey bulmaya kararlıydım. BeŞinci sınıftayken okulumda uzun mesafe koŞusu düzenlendi. YarıŞtan bir gün önce anneme "Kazanacağım" dedim. Sade-cj bana baktı ve sonra eŞyalarını karıŞtırarak içinden 1972 tarihli gümüŞ bir madeni dolar çıkardı. "Bu, iyi Şans parasıdır" dedi. "Unutma yapacağın tek Şey zamana karŞı yarıŞmaktır." YarıŞı kazandım.
Birkaç ay sonra, yerel bir yüzme kulübüne yazıldım. Yüzme ilk baŞta, Los Rios Kulübü'nde kulaç atan ve anne babası buraya üye olan mahalledeki diğer çocuklardan kabul görmenin bir baŞka Şekliydi. Yüzme egzersizlerinin ilk gününde o kadar acemiydim ki beni yedi yaŞındaki çocukların bulunduğu gruba koydular. Etrafıma bakındım ve bir arkadaŞımın kız kardeŞini gördüm. Çok utanç vericiydi. Futboldaki beceriksizlikten yüzmedeki beceriksizliğe geçiŞ yapmıŞtım.
Ama yine de denedim. Yüzme tekniği öğrenmek için küçük çocuklarla beraber havuza girmek gerekiyorsa, girecektim. Annem, o gün havuza bodoslama atlayıŞımı ve çıkmak için mücadele ederken neredeyse havuzun bütün suyunu sıçratmak istermiŞ gibi uğraŞmamı hatırladıkça duygusalla-Şır, "Çok sıkı mücadele ediyordun" derdi. En kötü grupta uzun süre kalmadım.
Yüzme, 12 yaŞındaki biri için çaba gerektiren bir spordur ve Plano İehri Yüzme Kulübü de bu konuda ciddi bir yerdi. Bugüne değin birlikte olduğum en iyi çalıŞtırıcılardan olan biri olan Chris MacCurdy'yle antrenman yapıyordum. Chris bir senede beni değiŞtirdi. 1500 metre serbest stilde eyalet dördüncüsüydüm. Takımımızı ciddi Şekilde çalıŞtırıyordu. Her sabah saat beŞ buçuktan yediye kadar antrenmanımız vardı. Biraz daha büyüdüğümde antrenman yapmak için, sabahın erken saatlerindeki

yarı karanlık sokaklarda yaklaŞık 17 kilometre bisiklet sürerdim. Okuldan önceki iki saatte dört, sonraki iki saat boyunca da altı kilometre yüzerdim. Günde toplam on kilometre yüzerdim, 35 ki-
33
oLance Armstrong
BaŞlangıç Çizgisio
lometre de bisiklet sürerdim. Kendisi çalıŞtığı için beni okula arabayla bırakma olanağı olmayan annem enerjimi harcayabileceğim bir yer bulduğum için bu çalıŞmalarımı destekliyordu.
YaklaŞık olarak 13 yaŞlarındayken bir öğleden sonra, Richardson Bike Mart civarında dolanırken, "Iron Kids" [Demir Çocuklar]" adında bir yarıŞmanın el ilanını gördüm.Yüz-me, bisiklet sürme ve koŞuyu kapsayan bir triatlon yarıŞma-sıydı bu. Daha önce triatlon kelimesini duymamıŞtım bile; ama baŞarılı olduğum Şeylerin hepsini barındırıyordu. Bu yüzden yarıŞmaya kaydoldum. Annem beni, üst değiŞtirmeden yarıŞ boyunca devam edilebilecek türden bir Şort ve çabuk kuruyan kumaŞtan yapılan tiŞörtten oluŞan triatlon malzemelerini alabileceğimiz bir mağazaya götürdü. O gün ilk yarıŞ bisikletimi de aldık. Mercier marka, ince, zarif bir yol bisikletiydi.
Kazandım, hem de antrenman bile yapmadan, açık ara... Kısa bir süre sonra Houston'da bir baŞka yarıŞma vardı ve onu da kazandım. Houston'dan döndüğümde kendime güvenle doluydum. Yüzmede en iyilerden biriydim; ama hiçbir zaman en iyi değildim. Triatlonda ise Plano Şehrindeki veya bütün eyaletteki diğer çocuklardan daha iyiydim. Bu histen hoŞlanmıŞtım.
Bir sporcuya iyi bir dayanıklılık kazandıran Şey, olası utancı karŞılayabilmek ve yakınmaksızın acı çekebilmektir. Bu iŞin, diŞlerimi sıkıp nasıl göründüğüne bakmadan herkesi geçmekten ibaret olduğunu keŞfettiğimde kazandım. Hangi spor olduğu çok da önemli değildi. Düz ve uzun mesafeli bir yarıŞta herkesi geçebilirdim.
Bu bir acı çekme festivaliyse, bunda baŞarılıydım.
TERRY ARMSTRONG'UN KÜREĞİYLE BAİA ÇIKABİLİRDİM. Ama baŞa çıkamadığım baŞka bir Şey vardı.
Ben 14 yaŞımdayken annem rahmini aldırdı. Bu, herhangi bir kadın için bile fiziksel ve duygusal olarak zor bir ame-
34
liyattı ve annem henüz çok gençti. San Antonio'da bir yüzme turnuvası olduğu için daha yeni yeni iyileŞmekte olan annemi bırakmak zorundaydım ve Terry bana eŞlik etmek istedi. Ben ise onu yanımda istemiyordum. Onun sporcu babası rolüne soyunmasından hoŞlanmadığım gibi hastanede olması gerektiğini düŞünüyordum. Ama o yine de ısrar etti.
Havaalanında oturmuŞ uçağımızı beklerken gözüm Terry'ye takıldı, Niçin burada? diye düŞündüm. Ben öylece ona bakarken, o çıkardığı bloknota bir Şeyler not almaya baŞladı. Bir Şeyler yazıyor, kâğıdı buruŞturup çöpe atıyor ve sonra yeniden baŞlıyordu. Yazdıklarının özel olduğunu düŞündüm. Bir süre sonra Terry tuvalete gitti. Çöp kutusunun yanına gittim, buruŞturulmuŞ kâğıtları alıp çantama koydum.

Daha sonra yalnız kaldığımda çıkarıp baktım. BaŞka bir kadına yazılmıŞlardı. Tek tek hepsini okudum. Annem hastanede rahmini aldırırken, üvey babam baŞka bir kadına bir Şeyler yazıyordu.
Çantamın dibinde buruŞuk kâğıtlarla Dallas'a geri döndüm. Eve geldiğimde odama girdim ve Guinness Rekorlar Kitabı'nı raftan çıkardım. Bir makas aldım ve kitabın ortasını oydum. BuruŞuk kâğıtları kitabın ortasına tıkıŞtırdım ve kitabı yeniden rafa koydum. Nedenini bilmiyordum; ama bu kâğıtları atmak istemiyordum. Belki güvence ve biraz da bir gün ihtiyacım olduğunda elimde koz olsun diye böyle yapmıŞtım. Örneğin Terry'nin küreğini kullanmak istediği bir zamanda.
Terry'yi daha önceden de sevmiyordum. O andan itibaren onun için hiçbir Şey hissetmedim. Ona saygı duymadım ve otoritesine meydan okumaya baŞladım.
Ele avuca sığmaz delikanlılık çağımı özetlememe izin verin. Çocukken ateŞ topu adında bir oyun buldum. Tenis topunu gazyağına batırıp tutuŞturuyor, sonra da bir çift bah-Çe eldiveni giyerek topu tutmaya çalıŞıyordum.
35
o Lance Armstrong
Bir leğeni tamamen benzinle doldurup bir kutu tenis topunu leğene boŞaltarak yüzmelerini sağlıyordum. Toplardan birini alarak kibritle yakıyor ve en iyi arkadaŞım Steve Lewis'le birlikte, eldivenlerimizden duman çıkana kadar alev çıkaran topu birbirimize atıyorduk. DüŞünsenize, iki çocuk sıcak Teksas rüzgârında birbirlerine ateŞ atıyorlar. Bazen bahçe eldivenleri alev alır, söndürmek için kot pantolonlarımıza vurdukça kıvılcımlar ateŞböceği gibi baŞımızın üstünde uçuŞurdu.
Bir keresinde topu yanlıŞlıkla çatıya attım ve tahta kiremitlerden bazıları alev aldı. Çatıya çıkıp, alevler evi sarmadan ateŞi söndürdüm ve sonra komŞunun bahçesinde oynamaya baŞladık. Bir keresinde de tenis topu benzin dolu leğenin tam ortasına düŞtü ve her Şey patladı. Kara dumanlı ateŞten bir duvar yükseliverdi. Panikledim ve ateŞi söndürmek için leğeni tekmeledim. Ama tam tersine leğen Çin Sendromu gibi eriyip yayılmaya baŞladı.
Çoğu davranıŞım, annemin mutsuzluğunun bilincinde olmamdan kaynaklanıyordu. Bu kadar mutsuz görünürlerken Terry ile beraberliğini sürdürmesini anlayamıyordum. Ama Terry ile beraber olmak galiba onun için, oğlunu tek baŞına büyütmekten ve tek maaŞla geçinmekten daha iyiydi.
San Antonio'ya yaptığım geziden birkaç ay sonra evlilikleri nihayet sona erdi. Bir akŞam, yemeğe gecikeceğimi bildirmek için telefon ettiğimde annem, "Evlat, eve gelmelisin" decii.
"Bir sorun mu var?" dedim.
"Seninle konuŞmam gerekli."
Bisikletime atladığım gibi eve gittim. Vardığımda oturma odasında oturuyordu.
"Terry'ye ayrılacağımı söyledim. BoŞanma davası açacağım."
Epey rahatlamıŞtım ve bunu saklamakta bir sakınca görmedim. Aslında açıkçası çok sevinçliydim. NeŞemi belli ederek, "Bu harika" dedim.
36
T

BaŞlangıç Çizgisio
"Ama, bana hiçbir sorun çıkarmanı istemiyorum. İu an bunu kaldıramam. Lütfen bana sorun çıkarma ne olur."
"Tamam, söz veriyorum."
Bu olay hakkında bir Şeyler söylemek için birkaç hafta bekledim. Ama bir gün mutfakta beraber otururken durduk yere "Bu adam zaten iyi değildi" deyiverdim. Anneme mektuplardan söz etmedim, zaten yeterince mutsuzdu. Ama seneler sonra bir gün temizlik yaparken buldu. İaŞırmamıŞtı.
Terry, bir süre doğum günü kartları vb. göndererek benimle olan bağını koparmamaya çalıŞtı. Bir gün içinde 100 dolar bulunan bir zarf yollamıŞtı. Anneme zarfı gösterdim ve "Lütfen bunu ona geri gönderir misin? Bunu istemiyorum" dedim. En sonunda ona, yapabilseydim soyadımı değiŞtirirdim diye bir mektup yazdım. Onunla veya ailesiyle bir bağ hissetmiyordum.
Ayrılmalarının ardından annemle daha çok yakınlaŞtık. Annemin bir süredir mutsuz olduğunu düŞünüyordum ve insanlar mutsuz olduğunda, kendileri olmazlar. BoŞandıktan sonra annem değiŞti. Daha önce sanki baskı altmdaynııŞ ve Şimdi bu baskı gitmiŞ gibi rahatlamıŞtı. Tabii ki, tek baŞına bir kadın olduğu ve ikimizi geçindirmeye çalıŞtığı için bu defa da bir baŞka baskı altındaydı. Sonraki beŞ yılda annem yalnızdı.
Ben ise güvenilir olmaya çalıŞıyordum. Onun için çatıya çıkarak Noel ıŞıklarını yerleŞtiriyor ve caddedeki arabalara kaba etlerimi göstermek gibi zararsız yaramazlıklarla yetini-yordum. Annem iŞten eve geldiğinde, akŞam yemeğini beraber yiyorduk, sonra televizyonu kapayıp sohbet ediyorduk. Annem bana mum ıŞığında yemek yemesini öğretip kibar davranıŞlarda bulunmam konusunda ısrar etti. Meksika salatası ya da hamburger sosu hazırlar, mumları yakıp gününün nasıl geçtiğini anlatıyordu. Kimi zaman çalıŞırken nasıl hayal kırıklığına uğradığından, sekreter olduğu için küçümsendiğini hissettiğinden de söz ederdi.
"Niçin iŞten ayrılmıyorsun?" diye sordum.
37
oLance Armstrong
"Asla pes etmemelisin. Bunun üstesinden geleceğim."
Kimi zaman eve geldiğinde onun çok çok kötü bir gün geçirdiğini anlayabiliyordum. Anneme Şöyle bir bakar teypte Guns 'N Roses gibi gürültülü bir Şeyler dinliyorsam, yerine sakin bir Şeyler koyar, "Anne, bu senin için" derdim. Onun için Kenny G çalardım ve inanın bu benim için iŞkenceydi.
Anneme duygusal olarak destek olmaya çalıŞtım; çünkü benim için birçok iyilikte bulundu. Ufak iyilikler. Okula her gün güzelce ütülenmiŞ temiz gömleklerle gidebilmem için her cumartesi beŞ gömleğimi de yıkayıp ütülerdi. Ne kadar sıkı antrenman yaptığımı ve öğleden sonra olduğunda ne kadar acıktığımı bilirdi. Bu yüzden, atıŞtırmam için buzdolabına bir kap ev yapımı makarna sosu koyardı. Kendi makarnamı nasıl kaynatacağımı ve piŞip piŞmediğini anlamak için tavana nasıl atacağımı da öğretmiŞti.

Kendi paramı kazanmaya baŞlıyordum. 15 yaŞımdayken, Lake Lavon'da düzenlenen 1987 yılı BaŞkanlık Triatlonu'na katıldım. Aralarında tecrübeli ve yaŞça benden büyük birçok sporcunun bulunduğu yarıŞta 32. olarak, 15 yaŞındaki bir çocuğun parkuru bitirebildiğine inanamayan diğer yarıŞmacıları ve seyircileri ŞaŞırttım. YarıŞla ilgili basında bazı haberler ve "Birkaç yıl içinde en iyiler arasına katılacağım ve 10 sene içinde de en iyisi olacağım" diye konuŞtuğum bir röportajım çıktı. Steve Lewis gibi arkadaŞlarım gülünç bir kibir sergilediğimi düŞünüyorlardı. Sonraki sene beŞinci bitirdim.
Triatlondan iyi para kazanılıyordu. Cüzdanım bir anda birincilik ödülleriyle doldu. Artık nerede triatlon yarıŞması bulabilirsem katılmaya çalıŞıyordum. Büyüklerin katıldığı yarıŞmaların çoğunda yaŞ sınırlaması vardı. En az 16 yaŞında olmanız gerekiyordu. Bu yüzden giriŞ formunda doğum tarihimi değiŞtiriyordum. Profesyonel büyükler arasında birincilik kazanmadıysam da hep ilk beŞteydim. Diğer yarıŞmacılar bana "genç" demeye baŞladılar.
Bunların kolayca gerçekleŞtiğini sanıyorsanız yanıhyor-
38
BaŞlangıç Çizgisio
sunuz. Girdiğim ilk profesyonel yarıŞmaların birinde, yarıŞtan önce çok yemek gibi bir hataya düŞtüm. Birkaç tarçınlı çörek ve iki tane kola içmiŞtim. Bunun da bedelini tamamen çarpılarak, yani enerjimi bütünüyle tüketerek ödedim. Tüm gücüm boŞalmıŞtı. Suda ve bisiklette birinciydim; ama koŞunun ortasında neredeyse yere yığılacaktım. Beni önde bitirenlerin arasında görmeye alıŞkın olan annem varıŞ çizgisinde beni bekliyordu ve bu kadar gerilerde kalıŞımın sebebini anlayamamıŞtı. En sonunda yarıŞ parkuruna girdi ve beni çırpınırken gördü.
"Hadi oğlum, baŞarabilirsin."
"Anne tamamen bittim, çarpıldım."
"Tamam; ama yine de yarıŞı terk edemezsin. Yürüyerek de olsa yarıŞı bitirmelisin."
BitiŞ çizgisine kadar yürüdüm.
Bölgesel bisiklet yarıŞlarında da isim yapmaya baŞladım. Salı akŞamları, Richardson çevresindeki eski dönemeçli yollarda çok disiplinli, yani çok turlu yol yarıŞları yapılıyordu. Bu Salı akŞamı yarıŞları ciddi yerel kulüp bisikletçileri arasında büyük çekiŞmeye sahne oluyor ve kalabalık bir seyirci kitlesini çekiyordu. Ben, Richardson Bike Mart'ın kulüp takımına sponsorluk eden Hoyt adına yarıŞıyordum. Annem, dönemeçli yolda pedal çevirerek diğer çocukları geçiŞimi ve attığım turları hâlâ hatırladığını söyler. Bu kadar güçlü olduğuma inanamıyordu annem. Bense, ödül sadece nakit 100 dolar olsa da bunu almak için diğer yarıŞmacıların bacaklarını bile koparabilirdim.
Bisiklet yarıŞının dereceleri vardır ve bunlar kategoriyle ölçülür; 1. kategori en yüksek seviyedir, 4. kategori ise en düŞük. Salı akŞamı yarıŞlarında 4. kategoride yarıŞtım. Ama daha üst kategorilerde yarıŞmak için sabırsızlanıyordum. Üst kategorilere çıkmak için belli bir sayıdaki yarıŞı kazanmanız gerekir. Ama bunu bekleyemeyecek kadar sabırsızdım, bu yüzden, benden daha büyük ve tecrübeli yarıŞçıların bulunduğu üçüncü kategori yarıŞmalarına girmek için

39
o Lance Armstrong
organizatörleri ikna ettim. Organizatörler bana, "Tamam; ne yaparsan yap, ama yarıŞı kazanma" dedi. Bütün ilgiyi üzerime toplarsam, organizatörlerin, bu kategoride yarıŞma Şartlarını tamamlamadan beni bu kategoriye dahil ettikleri için itirazlar olabilirdi.
Kazandım. Elimde değildi. Diğer yarıŞmacılara epey fark attım. YarıŞmanın ardından durumumun ne olacağına iliŞkin görüŞmeler yapıldı. Seçeneklerden biri ceza vermekti. Ama onlar bana kategori atlattırdılar. Böylelikle, 16 yaŞındaki biri olarak hepsi de Richardson Bike Mart adına yanŞan, 30'una merdiven dayamakla beraber bölgelerinin kahramanı üç dört tane birinci kategori bisikletçiyle birlikte antrenman yapmaya baŞladım.
İimdiden triatlonda yılın çaylağı seçilmiŞtim ve annem de ben de sporda gelecek vaat ettiğimin farkındaydık. Yılda yaklaŞık 20 bin dolar kazanıyordum ve iŞ bağlantılarım için ciddi ciddi ajanda tutmaya baŞlamıŞtım. Uçak biletlerimi ve yarıŞlardaki masraflarımı karŞılamak için sponsor desteğine ihtiyacım vardı. Annemse bana, "Bak Lance, bir yere gitmek istiyorsan, kendi paranla gitmelisin. Kimse senin masrafını çekmez" dedi.
Annem en iyi arkadaŞım ve en sadık ortağım olmuŞtu. Benim organizatörüm, dinamom ve güdüleyicimdi. "Enerjinin % 110'unu harcamazsan baŞarılı olamazsın" derdi.
Annem antrenmanlarıma bir organizasyon anlayıŞı getirdi. "Bak, neye ihtiyacın olduğunu bilmiyorum" derdi. "Ama sana tavsiyem, otur ve önce her Şeyi mantık süzgecinden geçir; çünkü bunu orada yapamazsın, yapmamalısın da ." Onunla gurur duyuyordum ve birbirimize çok benziyorduk; birbirimizi mükemmel Şekilde anlayabiliyorduk. Birlikteyken çok Şey konuŞmamıza gerek yoktu; zaten bilirdik. Her zaman istediğim son model bisikleti ve ona yakıŞacak aksesuarları almanın bir yolunu bulurdu. Aslında annem hâlâ bütün eski vites ve pedalları saklar; bunlar o kadar pahalıydı ki onları atmaya kıyamaz.
40
BaŞlangıç Çizgisio
10 kilometre yarıŞları ve triatlonlar için yolculuklarımızı hep beraber yapardık. Hatta Olimpiyatlara katılabileceğimi bile düŞünmeye baŞladık. GümüŞ madeni Şans dolarını hâlâ yanımda taŞıyordum ve annem buna ek olarak üzerinde "1988" yazan bir de anahtarlık vermiŞti. 1988, bir sonraki sene düzenlenecek olan yaz Olimpiyatının yılıydı.
Her gün okuldan sonra 9-10 kilometre koŞuyor ve sonra akŞamleyin bisikletime biniyordum. Bu biniŞlerde Tek-sas'ı sevmeyi öğrendim. Kırsal kesimler güzel ve ıssızdı. Büyük çiftliklerde ve su kulelerinden, tahıl ambarlarından ve harabe barakalardan baŞka bir Şeyin olmadığı pamuk tarlalarında bisiklete binebileceğiniz tali yollar bulabilirdiniz. Hayvanlar tarafından çiğnenen otlar toza toprağa bulanarak topak topak olurdu. Kimileyin rüzgârda dalgalanan kır çi-çekleriyle halı gibi kaplanmıŞ araziler, kimileyin de olmadık bir yerde kendiliğinden bitivermiŞ garip

Şekilli ağaçlar görürdüm. Ama kimileyin de yer yer petrol kuyularıyla bölünmekle birlikte göz alabildiğine uzanan kahverengi otların kapladığı araziler ve pamuk tarlalarıyla düz, ürkütücü ve rüzgârlı sarı-kahverengi çayırlara dönüŞürdü. Dallas ülkenin en rüzgârlı üçüncü Şehridir. Ama bu benim direnç geliŞtirmem için iyiydi.
Bir gün öğleden sonra, kamyonun biri beni yoldan çıkardı. O zaman orta parmağımı keŞfettim ve sürücüye gösterdim. Aracını kenara çekti, benzin bidonunu kaptığı gibi bana fırlatarak kovalamaya baŞladı. Güzelim Mercier marka bisikleti yol kenarında bırakarak kaçmaya baŞladım. Adam bisikletin üstünde tepinip ezdi.
Adam uzaklaŞmadan önce plakasını aldım; annem adama dava açtı ve kazandı. Sigorta parasıyla da bana yarıŞ di-reksiyonlu yeni bir Raleigh marka bisiklet aldı.
O zamanlar bisikletimde kilometre sayacı yoktu. Bu yüzden antrenmanda kaç kilometre yol kat ettiğimi bilmek istediğimde annem o yolu arabayla gitmek zorunda kalıyordu. Ne kadar yol gittiğimi öğrenmem gerektiğini söyledi-
41
oLance Armstrong
ğimde, vakit geç bile olsa arabasına atlardı.. 45-50 kilometrelik bir antrenman benim için çerez gibiydi, ama uzun iŞgününü henüz tamamlamıŞ bir kadın için bu mesafeyi kat etmek bir eziyetti; ama annem yakınmazdı.
Annemle benim birbirimizden gizlimiz saklımız yoktu. Bana bütünüyle güvendi. Ne istediysem yapıyordum ve iŞin ilginç tarafı, ne yaparsam yapayım, bunu her zaman anneme anlatırdım. Ona hiç yalan söylemedim. DıŞarı çıkmak istediğimde kimse bana karıŞmıyordu. Çoğu çocuk geceleri evden gizlice kaçarken ben ön kapıdan çıkıyordum.
Galiba çok fazla bir hareket serbestliğim vardı. Hiperak-tif bir çocuktum ve kendime zarar verebilirdim. Plano'da bir çok geniŞ cadde ve arazi vardı ve bu, bisikletli veya araba süren bir genç için belaya davetiye çıkarmak demekti. Bisikletimle caddelerde zikzaklar çizer, aniden arabalara doğru sürer, trafik lambalarıyla yarıŞır ve Dallas Şehir merkezine kadar giderdim. Meydan okumak için trafikte bisiklet sürüyor gibiydim.
Yeni Raleigh'ım son teknoloji ürünü ve güzel bir bisikletti; ama onu paramparça edip kendimi de neredeyse ölümden döndürmeden önce ancak çok kısa bir süre kullanabildim. Bir öğleden sonra yine trafik lambalarıyla yarıŞıyordum. Teker teker hepsini yeŞil sönmeden geçmeye çalıŞıyordum. Böyle beŞ tanesini geçtim. Sonra, gidiŞ geliŞ altıŞar Şeritli yolların kesiŞtiği büyük bir kavŞağa geldim ve ıŞık sarıya döndü.
Her zamanki gibi yine durmadım. Hâlâ da durmam.
IŞık kırmızı olmadan önce üç Şerit geçtim. Dördüncü Şeridi geçerken yan gözle, Ford Bronco kullanan bir bayan gördüm. O ise beni görmedi. Hızlandı ve küt diye bana çarptı.
Uçtum ve tepe taklak yere çakıldım. Kasksız. BaŞımın üstüne düŞtüm ve kaldırım beni durdurana kadar top gibi yuvarlandım.
Yalnızdım, üzerimde kimlik bile yoktu. Kalkmaya çalıŞ-
42

BaŞlangıç Çizgisio
um- Ama sonra etrafımda bir kalabalık oluŞmaya baŞladı ve içlerinden biri, "Hayır, dur, sakın kımıldama" dedi. Bana çarpan bayan sinir krizi geçirirken ben de yattığım yerde ambulansı beklemeye baŞladım. Ambulansla hastaneye giderken telefon numaramızı söyleyebilecek kadar Şuurum yerindeydi. Hastaneden kolaylıkla sinirleri boŞalabilen annemi aradılar.
Beyin sarsıntısı geçirmiŞtim. BaŞıma birkaç dikiŞ atılırken, daha fazlası derin bir yara açılmıŞ olan ayağıma atıldı. Araba bana yan tarafıyla vurup savururken dizim de burkulup yırtılmıŞtı. Bu nedenle ciddi bir biçimde sargılanmalıy-dı. Bisiklete gelince, tamamen yamulmuŞtu.
Beni tedavi eden doktora altı gün sonra Louisville eyaletinin Lake Dallas Şehrinde yapılacak triatlon için antrenman yapmam gerektiğini söyledim. Doktor, "Asla olmaz. Üç hafta boyunca hiçbir Şey yapamazsın. KoŞman ve yürümen yasak" dedi.
Bir gün sonra hastaneden çıktım. Topallıyordum, ağrılarım vardı ve olayın dıŞında kaldığımı düŞünüyordum. Birkaç günlük bir dinlenmeden sonra sıkıldım. Ayağım hâlâ sargılı olmasına rağmen çıkıp golf oynamak istiyordum. DıŞarı çıkıp dolaŞmak iyiydi. Sargımı çıkardım. O kadar da kötü değil diye düŞünüyordum.
Dördüncü gün çok da ciddi bir Şeyimin olmadığına inanıyordum. Kendimi epey iyi hissediyordum. O yarıŞa kaydoldum ve o gece anneme "YarıŞa katılıyoaım anne" dedim.
Sadece, "Pekâlâ., güzel" dedi.
Bir arkadaŞımı aradım ve "Bisikletini ödünç almam gerekiyor" dedim. Sonra banyoya gittim ve ayağımdaki dikiŞleri aldım. Zaten tırnak makaslarıyla aram iyiydi. Bir tek basımdaki dikiŞleri bıraktım. Nasıl olsa yüzerken baŞıma bone takacaktım. Ardından, ayağımdaki yaranın sürtünmemesi için koŞu ve bisiklet ayakkabımda boŞluk açtım.
Ertesi sabah erkenden diğer yarıŞmacılarla birlikte baŞ-
43
oLance Armstrong
langıç çizgisindeydim. Suda ve bisiklette birinciydim. 10 kilometrelik koŞuda yetiŞenler oldu ve üçüncü bitirdim. Ertesi günü gazetede trafik kazası geçirmeme rağmen yarıŞta üçüncü oluŞumla ilgili kocaman bir yazı vardı. Bir hafta sonra doktordan, olanlara inanamadığını söyleyen bir mektup aldık.
HİÇBİR İEY BENİ YAVAİLATACAĞA BENZEMİYORDU. Her durumda hız tutkum vardı ve her genç gibi yüksek performanslı arabalara hayranlık duyuyordum. Triatlon kariyerimde kazandığım paralarla yaptığım ilk iŞ az kullanılmıŞ kırmızı bir Fiat marka araba almak oldu. Bununla Plano'da turlayacaktım; hem de ehliyetsiz.
11. sınıftaydım. Bir öğleden sonra, eski arkadaŞlarımın hâlâ hayretle hatırladıkları ciddi bir usta Şoförlük gösterisi yaptım. Arabada birkaç sınıf arkadaŞımla iki Şeritli bir yolda ilerliyorduk. Derken ağır ağır yol alan iki arabaya yaklaŞtık.
Sabırsızca gaza bastım.
Ufak Fiat arabamı iki arabanın arasında sürdüm ve boŞluktan hızla geçtim. Parmağınızı arabadan çıkarıp diğer sürücülerin açık kalmıŞ ağzına sokabilirdiniz.

Aslında yanınızda bir büyüğünüz olmadan geceleri arabayla çıkmak yasak olmasına rağmen, ben çıkardım. Bir Noel sezonunda yarı zamanlı olarak ToysR'Us'ta çalıŞıyordum. Görevim müŞterilerin satın aldıklarını arabalarına taŞımaktı. Steve Lewis de Target'ta bir iŞe girmiŞti. Her ikimizin de gece vardiyaları vardı ve bu yüzden her ikimizin ailesi de arabalarımızla iŞe gitmemize izin vermiŞti. Ne kötü bir karar... Steve ve ben eve kadar yarıŞ yapıyorduk ve bazen 120, 130 yaptığımız oluyordu.
Steve'in Pontiac Trans Am model bir arabası vardı. Ben de muazzam bir Şey olan Camaro IROC 228'e terfi etmiŞtim. Adeta büyülendiğim ve çok istediğim bu arabayı alabilmem için gerekli kredi için Jim Hoyt kefil olmuŞ, ben de bütün aylık ödemeleri ve sigorta iŞini halletmiŞtim. Gerçekten hız-
44
BaŞlangıç Çizgisio
lı çok hızlı bir arabaydı ve bazı geceler Forest Lane adında kısa olmasına rağmen hız yapılan bir yola gidiyorduk ve 70 km.lik hız sınırının olduğu yerde 180-190 yapıyorduk.
İki tür arkadaŞ grubum vardı. Birinci grup, beraberce eğlendiğimiz okul arkadaŞlarım, diğeri, aralarında yetiŞkinlerin de bulunduğu, bisikletçi, koŞucu ve triatlonculardan oluŞan sporcu arkadaŞlanmdı. Plano East'in bir ağırlığı vardı, ama annem ve ben oranın insanlarının düzeyini yakalayamazdık, bu yüzden denemedik bile. Diğer çocuklar ailelerinin verdiği en son model arabalara binerken, ben kendi paramla aldığım arabaya biniyordum.
Yine de bazen uzak kalıyordum. Tuhaf sporlar yapan ve doğru markaları giymeyen biriydim. Daha sosyal bazı arkadaŞlarım, "Senin yerinde olsaydım, bu tip likra Şortlar giymeye utanırdım" gibi Şeyler söylerlerdi. Ben ise omuz sil-kerdim. Orada yazılı olmayan bir kıyafet kanunu vardı; sosyal olarak kabul edilmiŞ insanların hepsi Polo marka üniforma giyiyordu. Bunu bilmiyor olabilirlerdi, ama yaptıkları buydu; üniforma giymek. Aynı pantolonlar, aynı botlar, aynı kemerler, aynı cüzdanlar, aynı Şapkalar. Bu tam bir uyma durumuydu ve hepsi karŞı olduğum Şeylerdi.
LİSE SONDAYKEN SONBAHARDA NEW MEXICO EYALETİNİN Moriarty Şehrinde zamana karŞı çok önemli bir yarıŞ vardı. Bu, genç yarıŞçılar için büyük bir yarıŞtı ve bu parkurda hızlı gitmek kolaydı; otobanda, az rüzgârlı, yaklaŞık 19 kilometrelik düz bir yoldu. Birçok büyük kamyon geçiyor ve bunlar etrafınızı sıcak bir hava dalgasının sarmasına neden oluyordu. Genç bisikletçiler rekor kırmak ve fark edilmek için oraya gidiyorlardı.
Aylardan Eylül'dü, ama biz Teksas'tan ayrıldığımızda hâlâ sıcaktı. Bu yüzden yanıma hafif Şeyler aldım. YarıŞın olduğu gün 6'da kalktım ve sabahın erken saatlerindeki dağ havasını almak için dıŞarı çıktım. Tek giysim, bisiklet sürerken giydiğim Şort ve kısa kollu yarıŞ mayosuydu. Yoldan
45
oLance Armstrong
aŞağı beŞ dakikada indim ve bunu baŞaramayacağım diye düŞündüm; hava buz gibiydi.

Odamıza döndüm. "Anne, dıŞarısı o kadar soğuk ki bisiklete binemiyorum. Ceket veya benzeri bir Şey gerekli." Bavullarımıza baktık ve tek bir kıŞlık giysi bulamadık. Yanımızda hiçbir Şey getirmemiŞtik. Yani tamamen hazırlıksızdım. Bu tam amatörce bir hareketti.
Annem, "Bende, sadece ince bir rüzgârlık var" dedi ve ince pembe ceketini çıkardı. Annemin ne kadar ufak tefek, narin biri olduğundan bahsetmiŞtim. Bu Şey, oyuncak bebeklere giydirilecek giysilere benziyordu.
O kadar soğuktu ki "Tamam alıyorum" dedim.
Tekrar dıŞarı çıktım. Çok dardı ve kolları ancak dirseklerime kadardı; ama 45 dakikalık ısınmam sırasında giydim. YarıŞın baŞlayacağı alana gittiğimde sırtımda hâlâ bu vardı. Zamana karŞı yarıŞta ısınmıŞ olmak çok önemlidir; çünkü "BaŞla" dediklerinde ok gibi baŞlayıp 19 kilometreyi aynı hızla kat etmeye tamamıyla hazırlıklı olmalısın. Oysa ben hâlâ üŞüyordum.
Umutsuzca, "Anne arabaya bin ve klimayı sonuna kadar aç" dedim.
Annem arabayı çalıŞtırdı ve klimayı sonuna kadar açtı. İçeri girdim ve klimanın tam önüne oturdum. "Gitme vakti geldiğinde haber ver" dedim. İŞte böyle ısınmıŞtım.
Nihayet sıram gelmiŞti. Arabadan indim ve bisikletime bindim. BaŞlangıç çizgisine gittim ve baŞladım. Parkur rekorunu 45 saniye farkla kırdım.
Plano'daki insanlar için önemli olan Şeyler benim için günden güne daha az önemli olmaya baŞlıyordu. Okul ve sosyalleŞme artık benim için ikinci plandaydı. Birinci önceliğim dünya çapında bir sporcu olmaktı. Sıralı dükkânların yanında bir ev hedefleyerek yaŞamak istemiyordum. Hızlı bir arabam ve cüzdanımda param vardı, ama bunlar yarıŞ kazandığım içindi ve bu arabayla para, sınıf arkadaŞlarımın hiçbirinin anlamadığı veya önemsemediği bir spordan geliyordu.
46
BaŞlangıç Çizgisio
Kendi kendime bisiklet antrenmanlarımı artırdım. Bazen birkaç arkadaŞ toplanıp kampa veya su kayağı yapmaya giderdik ve dönüŞte herkesle birlikte arabaya binmek yerine bütün yolu yalnız baŞıma bisikletle dönerdim. Bir keresinde arkadaŞlarla Texoma'ya kampa gittikten sonra yaklaŞık 95 kilometrelik yolu bisikletle döndüm.
Okuldaki öğretmenlerim bile neyin peŞinde olduğumun farkında değillerdi. Okuldaki son yılımın ikinci döneminde ABD Bisiklet Federasyonu tarafından Amerika Genç Milli Takımı'yla birlikte Colorado Springs'te antrenman yapmaya ve ilk uluslararası yarıŞmam olan Moskova'daki 1990 Dünya Gençler İampiyonası'na davet edildim. New Mexico'da-ki performansımdan sonra ünüm yayılmıŞtı.
Ancak Piano East yönetimi buna itiraz etti. Sert bir tutumları vardı; özürsüz devamsızlık olamaz. İnsan, Moskova'ya seyahatin fazladan bir izni hak ettiğini, mezunlar listesinde geleceğin Olimpiyatlarında yarıŞacak bir aday sporcusu bulunduğu için okulunun gurur duyacağını düŞünüyor. Ama onların umurunda bile değildi.
Ne olursa olsun önce Colorado Springs'e, sonra da Moskova'ya gittim. Dünya Gençler İampiyonasında ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Hız denetimi veya diğer taktiklere iliŞkin hiçbir görüŞüm yoktu. Tamamen ham bir

enerjiydim. Ancak yine de uzun süre liderdim. En sonunda erken atak yaptığım için yoruldum. Yine de ABD Federasyonu yetkilileri benden etkilenmiŞti ve Rus çalıŞtırıcı herkese benim yıllardır gördüğü en iyi bisikletçi olduğumu söylüyordu.
Altı haftadır ortalarda yoktum. Mart ayında geri döndüğümde bütün notlarım devamsızlığımdan ötürü sıfırdı. Altı kiŞilik bir yönetim ekibi annem ve benimle görüŞerek önümüzdeki birkaç haftada her dersin bütün ödevlerini yapmadıkça mezun olamayacağımı söyledi. Annem ve ben çok ŞaŞırdık.
Onlara "Ama bunu yapmam imkânsız" dedim.
Adamlar sadece bana baktı.
47
oLance Armstrong
İçlerinden biri, "Korkak değilsin, değil mi?" dedi.
Onlara dik dik baktım. Kahretsin gayet iyi biliyorum ki futbol oynayıp Polo gömlek giyseydim ve Los Rios Kulübü'ne üye olan bir ailem olsaydı her Şey çok farklı olacaktı.
"Toplantı burada bitmiŞtir" dedim.
Kalkıp dıŞarı çıktık. Mezuniyet duyurusu, kep, cüppe ve mezuniyet balosu parasını ödemiŞtik. Annem, "İimdi ders bitene kadar okuldan bir yere ayrılma. Sen akŞam eve geldiğinde ben bu meseleyi halletmiŞ olacağım" dedi.
Annem iŞyerine geri döndü ve Dallas telefon rehberin-deki bütün özel okulları aradı. Önce bir özel okulu arayıp beni kabul etmeleri için rica etmiŞ, okul ücretini ödeyemeyeceğini de söyleyerek, bunun ücretsiz olup olamayacağını sormuŞtu. Bölgedeki bütün okulları aradı ve yaŞadığımız ikilemi anlattı. Onlara benim kötü bir çocuk olmadığımı, uyuŞturucu kullanmadığımı söyledi ve iyi bir Şekilde ilerleyeceğim konusunda söz verdi.
Günün sonunda Bending Oaks adında özel bir lise buldu. Birkaç telafi dersi alırsam beni kabul etmeye istekliydiler. Plano East'teki bütün kredilerimi oraya aktardık ve tam zamanında mezun oldum. Mezuniyet töreninde bütün sınıf arkadaŞlarımın keplerinde kızıl-kahve püsküller varken, benimki Plano East'in altın sarıŞıydı; ama hiç utanmadım.
Ne olursa olsun Plano East'teki mezuniyet balosuna gitmeye de kararlıydım. Zaten ücretini ödemiŞtik. Bu yüzden kaçırmayacaktım, Baloya birlikte gideceğim kız arkadaŞıma takacağım çiçeği aldım, smokin kiraladım ve bir Limuzin rezervasyonu yaptırdım. O akŞam elbisemi giymiŞ, papyonumu bağlıyordum ki aklıma bir fikir geldi. Annem hiç Limu-zin'e binmemiŞti.
Ona bu deneyimi yaŞatmak istiyordum. Annenize karŞı bütün hissettiklerinizi ve borçlu olduklarınızı nasıl söylersiniz? Annem, bana bir öğretmenin veya babanın vereceğinden daha fazlasını vermiŞti ve bunu uzun zorlu yıllar bo-
48
BaŞlangıç Çizgisi o
yunca yapmıŞtı. O yıllar ki kimi zaman anneme kıraç Tek-sas toprakları gibi yoksunluklarla dolu görünmüŞ olmalıydı. Mesele asla pes etmeme, bir Şeylerin nasıl göründüğüne bakmama, diŞlerini sıkıp sonuna kadar direnme olunca ben sadece, tek

baŞına, küçük bir çocuk ve az bir maaŞı olan annemin dayanıklılığına ve tahammülüne ulaŞmayı ümit edebiliyordum. Günün sonunda bir ikramiye verilmediği gibi onun için bir zafer ya da birincilik ödülü de yok' ı. Onun tek bildiği, dürüstçe çabalayarak deneyime dönüŞtürdükleriydi ve onun sevgisi kurtarıcıydı. "Engeli fırsat haline getir; olumsuzu, olumluya dönüŞtür" sözünü ondan her duyduğumda benden, beni dünyaya getirme kararından ve beni büyütme tarzından bahsettiğini fark ediyordum.
Anneme, "Balo giysini giy" dedim. Annemin, '"balo giysisi'" demeyi sevdiği omuzlan ve sırtı açık güzel bir elbisesi vardı. Annem elbisesini giyerek, ben ve kız arkadaŞımla birlikte arabaya bindi. Hep beraber Limuzin'le bir saatten fazla Şehirde gezdik, eğlendik ve dans vakti gelinceye kadar bu Şekilde mezuniyetimi kutladık.
Annem yine mutluydu; Çünkü yeni bir birlikteliği vardı. Ben 17 yaŞımdayken, nihayet John Walling isminde evlenebileceği iyi bir adamla tanıŞmıŞtı. Onu sevdim ve kısa sürede arkadaŞ olduk; 1998'de boŞandıklarında üzülecektim.
Komik. Beni görenler hep "Hey babanla karŞılaŞtım" derler. Tam olarak kimi kastediyorlar acaba? durup düŞünmem gerekir. Üç kiŞiden herhangi biri olabilirdi ve açıkçası banka veznedarı hakkında hiçbir Şey bilmiyorum, Terry'ye söyleyecek bir Şeyim yok. Sanki bir aileymiŞiz gibi bazı Armstrong soyadlı kiŞiler benimle bağlantı kurmak istedi. Ama bizim bir alakamız yoktu. Bu konudaki duygularıma saygı göstermelerini dilerdim. Benim ailem Mooneyham'lerdi. Armst-rong'lar bunu benim uydurduğumu düŞünüyorlar galiba.
Eminim Armstrong'lar size, benim neden bir babaya ih-üyacım olduğu ve ne büyük iŞler baŞardıkları hususunda elli bin farklı açıklama sıralayacaklardır. Ama ben bunlara ka-
49
I
o Lance Armstrong
tılmıyorum. Bana her Şeyimi annem verdi. Onlara karŞı hissettiklerim bir tür soğukluk ve güvensizlik duygusundan ibaret.
MEZUNİYETTEN SONRA BİRKAÇ AY KADAR Plano'da takıldım. Piano East sınıf arkadaŞlarımın çoğu devlet üniversitelerine gitti. Örneğin yakın arkadaŞım Steve 1993'te Kuzey Teksas Devlet Üniversitesi'nden mezun oldu. (Kısa bir süre önce Piano East Lisesi'nden 10. mezuniyet yılını dolduranlar için bir parti düzenledi ve ben davet edilmedim.)
Plano'da yaŞamaktan yavaŞ yavaŞ bıkıyordum. Subaru-Montgomery tarafından desteklenen yerel bir takım adına ülke çapında bisiklet yarıŞlarına katılıyordum; ama biliyordum ki bisiklet dünyasının merkezi Avrupa'ydı ve benim de orada olmam gerekiyordu. Ayrıca mezuniyetten önce olanlardan ötürü, okulun bulunduğu bölgeye de öfke duyuyordum.
İyi durumdaydım. YarıŞtığım yetiŞkin insanları triatlon, 10 km. koŞusu veya Plano çevresindeki Salı AkŞamı yarıŞmaları demeden düzenli olarak geçmeye devam ediyordum. Zaman geçirmek için, Jim Hoyt'un sahibi olduğu Richardson Bike Mart'a takılıyordum.

Jim gençken hırslı bir bisikletçiymiŞ; ama sonra 19 yaŞındayken Vietnam SavaŞı'na katılmıŞ. İki yıl boyunca, görevlerin en zoru olan piyade sınıfında hizmet etmiŞ. Eve döndüğünde bütün arzusu yeniden bisiklete binmek olmuŞ. Schwinn markasının dağıtıcılığını yaparak iŞ hayatına atılmıŞ. Sonra da eŞi Rhonda'yla kendi mağazasını açmıŞ. Jim ve Rhonda yıllarca Dallas'ta genç bisikletçilere bisiklet, bisiklet malzemesi ve burs vererek yetiŞmelerini sağlamıŞlar. Jim, performans artırıcı teŞviklerin gerekliliğine inanıyordu. Biz de, Jim'in ödül olarak ortaya koyduğu para ve bedava malzeme için çok daha sıkı yarıŞırdık. Lise son sınıfta Jim adına yarıŞarak ayda 500 dolar kazanıyordum.
Jim'in, mağazasının arkasında oturup konuŞtuğumuz kü-
50
BaŞlangıç Çizgisio
çük bir bürosu vardı. Okul müdürünü ve üvey babamı çok takmazdım, ama onunla oturup muhabbet etmeyi seviyordum. Jim, "Canım çıkana kadar çalıŞıyorum, ama halimden memnunum. Herkesi parayla değerlendiriyorsanız, bu hayatta öğreneceğiniz daha çok Şey var demektir; çünkü benim bazı arkadaŞlarım var ki Şirket sahibi, bazıları da çim biçiyor" derdi. Jim zorlu biriydi, onu kandırmanız güçtü. Onun mizacına saygı duyardım.
Salı akŞamı yarıŞmalarının birinde, pek de sevmediğim ve benden yaŞça büyük birisiyle baŞa baŞ yarıŞıyorduk. Son metrelere girdiğimizde bisikletlerimiz birbirine temas etti. BitiŞ çizgisini geçtiğimizde birbirimizi itip kakıyorduk. Bisikletlerimizden inmeden yumruklaŞmaya baŞlamıŞtık bile. Ardından çamurda kavgaya devam ettik. Jim ve diğerleri tutup bizi ayırdığında benim hâlâ saldırmaya çalıŞmam herkesi güldürürken Jim'i çok öfkelendirmiŞti; böyle bir kavgaya izin verecek bir tip değildi. Yürüdü, bisikletimi kaldırdı, alıp gitti. Bu duruma çok üzülmüŞtüm.
Bu, Schwinn Paramount marka güzel bir bisikletti ve Moskova'daki Dünya Gençler Bisiklet İampiyonasında bunu kullanmıŞtım. Ertesi hafta önemli bir etap yarıŞında da bunu kullanmak istiyordum. Bir süre sonra Jim'in evine gittim. Ön bahçeye çıktı.
"Bisikletimi geri alabilir miyim?"
"Hayır. Benimle konuŞmak istiyorsan yarın büroma gel."
Mecburen geri döndüm. Çok kızgındı, o kadar ki bana vuracak diye korkmuŞtum. Üstelik hoŞlanmadığı bir Şey daha vardı: Camaro'ya bindiğimde hız yapma alıŞkanlığım olduğunu biliyordu.
Birkaç gün sonra arabayı da geri aldı. Bu duruma iyice kızmıŞtım. Bu arabanın yaklaŞık 5 bin dolar tutarındaki bütün ödemelerini yapmıŞtım. Öte yandan bu paranın bir kısmı, Jim'in takım adına yarıŞmam için bana verdiği burstan geliyordu. Ama o kadar öfkeliydim ki sakin düŞünemiyordum. 17 yaŞındaysanız ve birisi tutup da Camaro IROC Z'ni-
51
o Lance Armstrong
zi sizden alıyorsa, o sizin kara listenize girmiŞ demektir. Bu yüzden asla Jim'i görmeye gitmedim. Çok kızgındım ve ondan korkuyordum da.
Tekrar konuŞmamız yıllar sonra olacaktı.

İehirden ayrıldım. Colorado Springs ve Moskova'ya gidiŞimden sonra ABD bisiklet milli takımı adayları arasına girdim ve takımın yeni göreve getirilmiŞ direktörü Chris Car-michael beni aradı. Chris de benim ünümü duymuŞtu. Son derece güçlüydüm; ama yarıŞ taktiklerinden pek anladığım yoktu. Chris bana, Amerika'da durgun bir dönem yaŞayan bisiklet sporuna yeni bir soluk kazandırmak için yeni gençlerle yepyeni bir grup kurmayı düŞündüğünü belirtti. Gelecek vaat eden bisikletçilerden Bobby Julich ve George Hin-capie gibi birkaç gencin ismini sayarak benim de onlardan biri olmamı istediğini söyledi. Avrupa'ya gitmeyi ne kadar istiyordum?
Artık evden ayrılmanın zamanı gelmiŞti.
52

Annemi
kapıda bırakamam
O O
o o o o o o o o o o o
BİR YOL BİSİKLETÇİSİNİN HAYATI, bütün kıtalarda, günler boyunca saatte 40-50 kilometre pedal çevirmekle geçer. Bu, selede otururken su içmek veya Şekerleme yemek anlamına gelir; çünkü bu hızla giderseniz günde 10-12 litre sıvı kaybeder ve 6 bin kalori yakarsınız, küçük tuvaletinizi yapmak veya yağmurluğunuzu giymek de dahil olmak üzere hiçbir Şey için durmazsınız. Peloton denen, bisikletçilerin sıkıŞık grup halindeki ilerleyiŞlerinde devam eden hızlı satrancı hiçbir Şey bölmez. Yağmurda tıslarcasına giderken, soğuk yamaçları aŞmak için uğraŞırken, yağmur sularının göllendiği köŞeleri dönerken, Arnavut kaldırımlarının taŞlarında sarsılırken bilirsiniz ki frene çok sert basan veya direksiyonu çok keskin çeviren gergin bir bisikletçinin yapacağı tek bir yanlıŞ hareket bile bisikletini ve seni hurdaya döndürebilir.
Neye kalkıŞtığımın tam olarak farkında değildim. 18 ya-İimcla evden ayrıldığımda yarıŞ denince düŞündüğüm, baŞ-
oLance Armstrong
lar baŞlamaz öne fırlayıp var gücümle pedal çevirmekti. İlk zamanlardaki lakabım "düŞüncesiz" idi ve bu lakap beni o günden sonra hep takip etti. Bunu belki de hak ediyordum. Çok gençtim, öğrenecek çok Şeyim vardı, söylememem ve yapmamam gereken Şeyleri söyledim ve yaptım; ama silkinmeyi de denemiyordum. Ben sadece Teksas'lıydım ve İspanyol basını bana "Teksas boğası" adını takmıŞtı.
Uluslararası ilk büyük yarıŞmamda, antrenörümün benden yapmamamı istediği her Şeyi yaptım. YarıŞ, Japonya'nın Utsunomiya kentinde düzenlenen 1990 Dünya Amatörler İampiyonası'ydı. Uzun ve zorlu bir tırmanma parkuaı olan, yaklaŞık 185 km.lik bir yol yarıŞıydı. İŞin kötüsü, sıcaklığın 32 dereceye ulaŞtığı boğucu bir gündü. Kendisini henüz pek tanımadığım ve sözünü de pek dinlemediğim genç, kumral ve çilli biri olan çalıŞtırıcımız Chris Carmichael'ın yönetimi altında ABD milli takımının bir üyesi olarak yarıŞıyordum.
Chris bana sert uyarılarda bulunuyordu: YarıŞın büyük bölümünde ön grubu geriden takip edecektim ve öne fırlamadan önce onun iŞaretini bekleyecektim. Hava çok

sıcaktı ve parkur, önde rüzgâra karŞı yarıŞmak göze alınamayacak kadar zordu. Yapılacak en akıllıca hareket, iyi bir plan yapıp enerjimi saklamaktı.
Chris, "Beklemeni istiyorum" dedi. "Ön grubun yanı baŞında rüzgâr yemeni istemiyorum."
Kafamı olur anlamında sallayarak baŞlama noktasına geldim. İlk turda Chris'in istediğini yaptım ve ön grubun arkasına takıldım. Ama sonra kendimi tutamadım ve bacaklarımı denemek istedim. Ön gruba yaklaŞıp yavaŞ yavaŞ geçmeye baŞladım. İkinci turda liderliği ele aldım ve tur baŞlangıç noktasına geldiğimde harika durumdaydım ve en yakın rakibime 45 saniye fark atmıŞtım. Chris'in yanından geçerken Şöyle bir baktım. Elleri belinde bana "Ne yapıyorsun?" der gibiydi. Sırıttım ve iŞaret ve küçük parmağımı havaya kaldırarak Teksas Boğası iŞareti yaptım.
Annemi Kapıda Bırakamamo
Chris, ABD teknik ekibine dönerek bağırmaya baŞladı, i'isfe yapıyor bu?"
Ne yapıyordum? Sadece gidiyordum. Bu atak, klasik erken Armstrong atağı olarak bilinecek bir ataktı: Aykırı ve hiç de tavsiye edilmeyen harikulade bir ataktı. Sonraki üç turda da liderliğimi devam ettirerek aradaki farkı bir buçuk dakikaya çıkardım. Kendimi iyi hissettiğim anlarda sıcak yavaŞtan vurmaya baŞladı. Sonra 30 kiŞilik bir gaıbun yanıma yaklaŞtığını hatırlıyorum. YarıŞı henüz yarılamıŞ olmamıza karŞın ben Şimdiden acı çekiyordum. YarıŞın liderliğini sürdürmeye çalıŞtım, ama gidecek halim kalmamıŞtı. Sıcağın ve yokuŞların da etkisiyle 11. oldum.
Bu, hâlâ yarıŞ tarihinde bir Amerikalının yaptığı en iyi derecedir ve yarıŞın ardından Chris için kızgından çok memnundu diyebilirim. YarıŞtan sonra otelin barında beraberce bira içip konuŞtuk. Chris'e karŞı ne hissettiğimden emin değildim. Plano'dan ilk geldiğimde Chris ABD milli takımını iki gaıba bölmüŞ, beni de "B" takımına yerleŞtirmiŞti ve bir Şey söylemesem de bu yüzden onu tam anlamıyla affedebilmiŞ değildim.. Ancak Chris'in kayıtsız tavırlarının beraberinde nasıl da kardeŞçe bir bağlılık ve inanılmaz bir bisiklet bilgisi getireceğini öğrenecektim. Sonuçta genç bir bisikletçiyken Greg LeMond'la yarıŞmıŞtı ve eski bir Olimpiyat sporcusuydu.
Kirin içip günün olaylarından söz ederek bol bol güldük. Sonra Chris birden ciddileŞti. 11. olduğum için beni tebrik etti ve gördüklerinden hoŞnut kaldığını söyledi. "BaŞarısız olmaktan korkmadın. 'Yakalanırsam ben ne yaparım?' diye bir düŞüncen olmadı" dedi. Ben de bu övgüleri mutlulukla kabul ettim.
Ama sonra, "Yine de ne yapmakta olduğunu buseydin ve enerjini koruyabilseydin, madalya kazanırdın" diye ekledi.
Ben bir Amerikalının yaptığı en iyi dereceyi yapıyordum, Chris de bana bunun yeterli olmadığını söylüyordu. Aslında ince ifadeleriyle bana büyük bir Şansı kaçırdığımı anlat-
55
o Lance Armstrong
maya çalıŞıyordu. KonuŞmasını, "Ciddiyim. Bundan daha iyisini yapabilirsin. İnanıyorum ki bir gün dünya Şampiyonu olacaksın. Ama bunu yapmak için çok çalıŞman gerekli" diyerek sürdürdü.

Chris, en iyi bisikletçilerin, yani Marco Pantanis ve Miguel Indurains'in en az benim kadar, hatta benden daha güçlü olduklarına değindi. "Seninle yarıŞan herkes de seninle aynı güçte" dedi. Beni onlardan ayıracak Şey taktiğim olacaktı.
Nasıl yarıŞılması gerektiğini öğrenmem gerekiyordu ve bunu da ancak bisikletin üstünde öğrenebilirdim. O ilk sene, bisikletle Avaıpa'da yaklaŞık iki yüz gün geçirmiŞ olmalıyım; çünkü gerçek test yoldaydı ve yaklaŞık 257 kilometrelik bir yarıŞta saklanma yoktu. Son kısımda ya baŞarırsınız ya da baŞaramazsınız.
Evim Teksas Austin'deydi. Burası, coŞkun Colorado Neh-ri'nin taŞkın sularının beslediği koyu yeŞil Şehir gölünü çevreleyen kayalık kıyılarındaydı. Austin'de kimse ne giydiğime veya "onlardan" olup olmadığıma dikkat etmiyordu. Aslında aynı biçimde giyinen iki kiŞi görmedim bile. Hatta Şehrin en zenginlerinden kimileri berduŞ gibi giyiniyordu. Bu Şehir, 6. caddede gittikçe geliŞen barları, kulüpleri ve eğlence olsun diye kırmızıbiber yiyebileceğim sapa yollardaki mütevazı Teksas-Meksika tarzı lokantalarıyla gençlere yönelik bir Şehir izlenimi veriyordu.
Bitmek bilmeyen bisiklet yolları ve kilometrelerce gidebileceğiniz tali yollarıyla antrenman yapmak için de ideal bir yerdi. Teksas Üniversitesi kampusunun yakınında küçük bir bungalov kiraladım. Burası bana uygundu; çünkü ben de öğrenciydim; sınıfta değilse de bisiklet üstünde.
Gitgide bisikletin oldukça karmaŞık, epey kafa gerektiren ve göründüğünden çok daha fazla takım sporu olduğunu fark ediyordum. Yabancı kelime ve kalıplardan oluŞan kendine özgü bir dili ve özel bir etiği vardı. Her takımda her bisikletçinin bir iŞi vardı ve yarıŞın belirli bir bölümün-
56
I
Annemi Kapıda Bırakamamo
den sorumluydu. Daha yavaŞ sürenlere "hizmetçi" denirdi; çünkü bunlar pek de cazip bir iŞ olmayan tepeye çekme iŞini yaparlar. "Çekme", diğer bisikletçilerin rüzgâr yemesini önleme ve takımın liderini, etap yarıŞının değiŞik tehlikelerinden koruma iŞine verilen bir bisiklet terimidir. Takım lideri baŞ bisikletçidir, yani varıŞ çizgisine doğru bacaklarında 250 kilometre hızla atağa kalkabilecek güç bulunan kiŞidir. Ben de önce "hizmetçi" olarak baŞladım; ama sonra yavaŞ yavaŞ takım lideri rolüne hazırlanmaya baŞladım.
Bisikletçilerin neredeyse tamamının yarıŞın büyük bölümünü grup halinde kat ediŞlerine peloton denirdi ve bunun hakkında pek çok Şey öğrendim. Peloton, izleyicilere ilerledikçe uğuldayan parlak bir bulanıklık gibi görünür; ama bu renkli bulanıklığın her tarafına temas yayılmıŞtır. Gidonlar, dirsekler ve dizler birbiriyle çarpıŞır ve burada uluslararası entrikalara ve anlaŞmalara rastlamanız fazlasıyla mümkündür. Peloton'un hızı değiŞkendir. Kimi zaman saatte 30 kilometre hızla giderler, sporcular yavaŞ yavaŞ pedal çevirir ve sohbet ederler. Kimi zamanlarda ise 60-65 kilometrelik hızla yolu aŞıverirler. Peloton bünyesinde yarıŞan sporcular arasında bugün sen beni çek, yarın ben seni çekeyim felsefesine dayanan sürekli bir anlaŞma vardır. Birkaç santim ver, arkadaŞ kazan. Kendinizden veya takımınızdan

ödün verecek anlaŞmalar yapmazsınız tabii ki; ama elinizden geliyorsa diğer sporculara bir iyilik edersiniz, karŞılığında da onlar size iyilikte bulunur.
Bu politika, genç bir bisikletçi için belirsiz ve kafa karıŞtırıcı, hatta son derece üzücü olabilir. Bu konuda 1991'in ilk aylarında unutamayacağım bir ders aldım. Planım, 1992 Barcelona Olimpiyatlan'nda amatör olarak yarıŞtıktan sonra profesyonelliğe geçiŞ yapmaktı. Bu arada ABD'de Subaru-Montgomery adına da yarıŞmaya devam ediyordum. Teknik olarak iki farklı takımın üyesiydim: Uluslararası çapta Chris Carmichael'ın çalıŞtırdığı ABD milli takınandaydım, ama ülke çapında Subaru-Montgomery adına yarıŞıyordum.
57
oLance Armstrong
1991'de milli takımla beraber ülke dıŞındayken, İtalya'da Settimana Bergamasca adı verilen saygın bir yarıŞa katıldık. Kuzey İtalya'da 10 gün süren proam bir etap yarıŞıydı ve dünyanın en iyi bisikletçilerinden bazıları orada olacaktı. Daha önce bu yarıŞı kazanan Amerikalı olmamıŞtı; ama Chris Carmichael idaresindeki takımımız oldukça moralliydi; iyi bir takım çalıŞması yapıyor ve birinciliği alabileceğimizi hissediyorduk.
Ancak ortada sıkıntılı bir durum da söz konusuydu. Su-baru-Montgomery takımı da yarıŞa girmiŞti ve ben yıldızlı ve çizgili formayı giyerek Subary-Montgomery forması giyenlere karŞı yarıŞacaktım. Normalde takım arkadaŞım olan insanlar bugün birer rakipti.
YarıŞın ilk kilometrelerinde Subaru-Montgomery adına yarıŞan ve arkadaŞım olan Nate Reese yarıŞın liderliğini ele geçirdi. Ama ben de iyi gidiyordum. İkinciliğe yerleŞtim. Sevinçten uçuyordum, sanki her iki takımın en iyisi olarak biz önde gidiyorduk. Ancak Subaru-Montgomery takım yöneticisi aynı Şekilde düŞünmüyordu. Beni mücadelenin içinde görmekten hoŞnut olmadığını iki etap arasında beni yanına çağırıp, "Nate'e çalıŞacaksın" diyerek belirtti. Anlayamaya-rak yüzüne bakıp kaldım. Benim çekinik durup Nate'e hizmetçilik yapmam gerektiğini kastetmiŞ olamazdı, değil mi? Ama ne yazık ki kastettiği buydu. "Atağa kalkmayacaksın" diye buyurarak yarıŞı Nate'e kazandırma zorunluluğum olduğunu söyledi.
Milli takıma son derece sadıktım. Diğer takımlarla kıyaslandığında güçsüzdük. Ne de olsa biz ucuz bir otelde üç kiŞinin bir odada kaldığı, parasız bir ayak takımı ekibiydik. Bütçemiz o kadar kısıtlıydı ki Subaru-Montgomery gibi profesyonel takımlar bir kere kullandıktan sonra ŞiŞelerini atarken, ertesi gün de kullanabilmemiz için Chris her akŞam su içtiğimiz ŞiŞeleri yıkıyordu. Settimana Bergamasca YarıŞı'nı kazanırsam ABD ekibi ve genel olarak Amerikan bisikletçiliği için büyük bir zafer olacaktı; ama ticari takımımın çalıŞ-
58
Annemi Kapıda Bırakamamo
tırıcısı geri durmamı istiyordu.

Chris'e giderek Subaru-Montgomery takım yöneticisinin bana fazla mücadele etmemem gerektiğini söylediğini itiraf ettim. "Lance, bu senin kazanman gereken bir yarıŞ" dedi. "Atak yapmama gibi bir Şey yapamazsın. Bu senin yarıŞın."
Ertesi gün çok sıkı yarıŞtım. DüŞünün; grupta 100 kiŞiyle birlikte bir tepeye tırmanıyorsunuz. Önce 50 kiŞi kopuyor, sonra 20 kiŞi daha geride kalıyor, ardından 10 kiŞi daha. 15-20 kiŞiyle devam ediyorsunuz. Bu bir yıpratma yarıŞıdır. Rakibinizin iŞini daha da zorlaŞtırmak için atak yapıyor ve hatta tempoyu iyice yükseltiyorsunuz. Geri kalan yarıŞmacılar arasında aynı tempoyu tutturamayanlar da geri kalıyor. Yol yarıŞının özünde bu vardır.
Ama benim Nate'i desteklemek için beklemem gerekiyordu. DüŞündükçe, bunun bir seçenek dahi olmadığını görüyordum. Kendi kendime, "Eğer bize takılabilecek kadar güçlüyse sorun yok, ama" geride kalırsa onu bekleyecek değilim" diyordum. Sonuçta geri kaldı ve ben de beklemedim.
Ön grupla beraber gittim ve günün sonunda liderlik mayosunu giydim. Nate 20 dakika kadar kaybetmiŞti. Öfkeli Subaru-Montgomery yöneticisi kızgın bir Şekilde Chris'e ve bana çıkıŞtı. "Ne yapmaya çalıŞıyorsun?" Chris hemen beni savunmaya baŞladı.
"Hey, bu bir bisiklet yarıŞı. Lance kazanmak için sürüyor."
Oradan ayrıldığımızda çok üzgündüm. Bir taraftan takım yöneticisi tarafından ihanete uğradığımı ve terk edildiğimi düŞünüyordum, diğer yandan suçluluk ile sadakat arasında Çırpınıp duruyordum. O gece Chris ve ben oturup yenicien konuŞtuk. Chris, "Bak, insanlar atak yapmaman gerektiğini söylüyorsa, senin için en iyisini düŞünmüyorlar demektir" dedi. "Bu, tarihi bir yarıŞ ve Amerika bunu hiç kazanmadı ve sen Şu an İtalya'daki en iyi profesyonellerle birlikte yarıŞıyorsun. Kazanırsan, bu senin kariyerin için harika bir Şey
59
o Lance Armstrong
olur. Ayrıca sen ABD milli takımı adına yarıŞıyorsun. Elinden gelenin en iyisini yapmazsan, bu ne anlama gelir?"
Bana göre bu, "Liderliğim için özür dilerim. Diğer yarıŞmacının kazanması gerekiyor; çünkü o bir profesyonel" demekti ve bu verilebilecek en kötü cevaptı. Bunu yapamazdım. Yine de endiŞeliydim, çünkü takım yöneticisi hakkımda kötü konuŞarak gelecekteki profesyonel kariyerime zarar verebilirdi.
Chris, "EndiŞelenme, doğru olduğuna inandığın Şeyi yap" dedi. "Bu yarıŞı kazanırsan değerin belirlenecek."
Annemle konuŞmak istiyordum. ABD'yi ararken numarayı çevirmekte zorlanıyordum; ama sonunda anneme ulaŞabildim.
"Neler oluyor oğlum?" dedi.
Durumu açıkladım. O kadar üzgündüm ki "Anne ne yapacağımı bilmiyorum" derken adeta kekeliyordum. YarıŞta Şu an en önlerdeyim; ama Subaru'nun yöneticisi bana Nate Reese'in kazanacağını ve benim de ona yardım etmem gerektiğini söyledi."
Annem beni dinledikten sonra, "Lance yarıŞı kazanabileceğini düŞünüyorsan devam et" dedi.

"Kazanabileceğimi düŞünüyorum."
"O zaman iŞlerini bitir. Bu yarıŞı kazanacaksın. Kimsenin gözünü korkutmasına izin verme. Gözünü parkura dik ve yarıŞı kazan."
Gözümü parkura diktim ve yarıŞtım. Pek popüler bir lider değildim. Sadece Subaru-Montgomery'de değil, parkurun kenarında toplanan İtalyanlar da bir Amerikalının lider olmasına o kadar kızıyorlardı ki lastiklerimi patlatmak için kırılmıŞ cam parçalan ve raptiye atıyorlardı. Ama yarıŞ devam ettikçe İtalyanlar yavaŞ yavaŞ bana ısındılar ve bitiŞ çizgisini geçtiğimde alkıŞlıyorlardı.
KazanmıŞtım. ABD milli takımına, Avrupa'da düzenlenen bir yarıŞta zafer kazandırmıŞtım. Tüm takım ve tabii Chris sevinçten uçuyordu. O akŞam, birincilik kürsüsünden indi-
60
Annemi Kapıda Bırakamamo
ğimde Chris hiç unutamadığım bir Şey söyledi: "Bir gün Fransa Bisiklet Turu'nu kazanacaksın.
BİSİKLET GENÇLERİ ÖDÜLLENDİRMEKTEN ÇOK UTANDIRAN BİR SPORDUR. Planladığım gibi Olimpiyatlardan sonra hemen profesyonelliğe geçiŞ yaptım ve daha ilk yarıŞımda sonuncu oldum.
Barcelona Oyunları'ndaki performansım tam bir hayal kırıklığıydı. Yol yarıŞında 14. oldum; yine de her nasılsa Amerikan bisiklet dünyasındaki en etkili isimlerden biri olan ve bana Şans vererek benimle profesyonel kontrat imzalayan Jim Ochowicz'i bir Şekilde etkilemeyi baŞardım. Ochowicz ya da herkesin çağırdığı isimle "Och", çoğunlukla Amerikan bisikletçilerden oluŞan ve Motorola'nın sponsorluk ettiği bir takımın yöneticisiydi,, bisiklet dünyasının öncülerinden biriydi. 1985 yılında ilk kez çoğunluğunu Amerikalıların oluŞturduğu takımın ABD dıŞında yarıŞmasını sağlamıŞ ve ABD'li bisikletçilerin, geleneksel olarak Avrupa'ya ait olan bu sporda yarıŞabileceğini ispatlamıŞtı. (Och'un takımı olan 7-Eleven adına yarıŞan ilk bisikletçilerden biri Chris Carmichael idi.) Bir sene sonra Greg LeMond 1986 Fransa Bisiklet Turu'nu kazandı ve bu turu Amerikan gündemine taŞımıŞtı.
Chris de beni, her zaman yükselen genç Amerikalıları araŞtırıp seçen Och'a yönlendirdi. ABD'de düzenlenen en büyük etap yarıŞı olan Du Pont Bisiklet Turu'nun olduğu günlerde bir akŞam bizi tanıŞtırdı. Och'un kaldığı otele tıpkı bir iŞ görüŞmesi yapmaya gider gibi gitmiŞtim. O zamanlar farkında değildim; ama sonra anladım ki manevi babamla buluŞmuŞtum.
Ona dair ilk izlenimlerim 40 yaŞlarında, ince uzun, yumuŞak sesli, yüzünde her zaman bütün diŞlerini ortaya seren geniŞ bir gülümsemesi olan biriydi. Oturup doğup büyüdüğüm yer hakkında konuŞtuk. Bana bir bisikletçide aradığı özellikleri söyledi. Och, LeMond'un izinden giderek
61
o Lance Armstrong
Fransa Bisiklet Turu'nu kazanacak genç bir Amerikalı bulmak istiyordu. Och'un takımı değiŞik yarıŞlarda birkaç kez dördüncü olmuŞtu; ama bu yarıŞı hiç kazanamamıŞtı.

Och, bana isteğimin ne olduğunu sordu. En iyi bisikletçi olmak istediğimi söyledim. "Avrupa'ya gitmek ve profesyonel olmak istiyorum. Sadece iyi değil en iyi olmak istiyorum" dedim. Bu, Och için yeterliydi; benimle bir kontrat yaptı ve Avrupa'ya yolladı.
İlk yarıŞım Clâsica San Sebastian'dı. Bu yarıŞ, "klasik" bir yarıŞ olarak kabul ediliyordu; ama yarıŞçıların kemik takırdatan bir arazide ve elveriŞsiz bir havada bir günde 150 kilometreden fazla gittiği, son derece yorucu bir yarıŞtı. Tarihi atmosferi hoŞ ve herkesin diline düŞecek kadar da acımasızdı. San Sebastian, Bask bölgesinde harika bir sahil kentiydi; ama yarıŞa baŞladığımız gün yağmurlu kapalı bir hava ve keskin bir soğuk vardı. Yağmurda bisiklete binmek kadar rahatsızlık verici bir Şey yoktur; çünkü asla, ama asla ısınamazsınız. Yağmur, likra malzemeden yapılmıŞ mayonuzun içine iŞleyerek üzerinize ikinci bir deri gibi yapıŞtırır. Bu yüzden soğuk, terinizle karıŞır ve kemiklerinize doğru süzülür. Kaslarınız iŞlemez hale gelir. Soğuk hantal bir bitkinlikle üstünüze çöker.
BaŞladığımız gün yağmur o kadar Şiddetliydi ki acı veriyordu. Sert ve dondurucu bir havada baŞladığımız yarıŞta gün ilerledikçe gerilere düŞtüm. Hem üŞüyor hem de gayretle pedal çevirmeye çabalıyordum, ama kısa bir süre sonra sonuncuydum. YarıŞçılar yarıŞı terk ettikçe önümdeki grup küçülüyordu. İkide birde birisi bisikletini kenara çekerek yarıŞı terk ediyordu. Aynını yapma isteği bende de uyandı. Frene basmayı, bisikletten inerek yolun kenarına çekmeyi ben de istedim. Bu çok da kolay olurdu. Ama bunu yapamazdım, hem de ilk profesyonel yarıŞımda. Bu çok küçük düŞürücü bir hareket olurdu. Sonra takım arkadaŞlarım ne derdi? Pes eden biri olamazdım.
Niçin yarıŞı terk etmiyorsun?
Annemi Kapıda Bırakamamo
Evlat, asla bırakma.
Elli yarıŞçı yarıŞı bıraktı, ama ben devam ettim ve 111 kiŞi arasında sonuncu geldim. BitiŞ çizgisini birincinin yaklaŞık yarım saat ardından geçtim. Son tepeyi çıkarken İspanyol seyirciler gülmeye, beni ıslıklamaya baŞladılar. Bir tanesi, "İu sonuncu olan acınacak herife bakın" diyerek alay ediyordu.
Birkaç saat sonra Madrid havaalanında kendimi bir sandalyeye bırakmıŞ, bisiklet sporunu tamamen bırakmayı düŞünüyordum. Bu benim için o ana kadar en aklımı baŞıma getirici yarıŞtı. San Sebastiân'a gelirken gerçekten bir kazanma Şansım olduğunu düŞünüyordum, Şimdiyse bu sporu devam ettirip ettirmeyeceğimi. Herkes bana gülmüŞtü.
Profesyonel bisiklet, düŞündüğümden daha zor olacaktı. Daha hızlıydı, arazi daha zordu ve rekabet de hayal ettiğimden daha sertti. Cebimden bir tomar kullanılmamıŞ uçak bileti çıkardım. Bunlar arasında ABD'ye dönüŞ biletim de vardı. Bu bileti bile kullanmayı düŞündüm. "Belki de eve gitmeliyim" diye düŞündüm, eve gidip becerebildiğim baŞka bir Şey yapmalıyım.
Telefona giderek Chris Carmichael'ı aradım. Ne kadar üzgün olduğumu anlattım ve bu sporu bırakmayı düŞündüğümü söyledim. Chris önce sadece dinledi, sonra da "Lan-ce, bu yarıŞ deneyiminden, hayatındaki diğer bütün yarıŞlardan öğrendiğinden

daha fazla Şey öğreneceksin" dedi. YarıŞta kalıp bitirmekle doğru olanı yapmıŞ, yeni takım arkadaŞlarıma dayanıklı bir bisikletçi olduğumu kanıtlamıŞtım. Eğer bana güveneceklerse bırakıp giden biri olamadığımı bilmeleri gerekirdi ve artık biliyorlardı.
"Tamam" dedim. "Tamam devam edeceğim."
Telefonu kapayıp bir sonraki yarıŞ için uçağa bindim. Sadece iki gün dinlenebilecektim ve sonra Zürih İampiyona-sı'nda yarıŞacaktım. Kendime ve baŞkalarına ispat edecek Çok Şeyim vardı. Kalbim patlamadıkça bu sefer sonuncu olmayacaktım.
62
63
oLance Armstrong
Zürih'te ikinci oldum. BaŞtan itibaren atak yaptım ve hemen hemen bütün yarıŞ atak yapmayı sürdürdüm. Bu yarıŞta doğru düzgün bir taktiğim yoktu. Gözümü parkura diktim ve ilerledim. Madalya almak için podyuma adım attığımda sevinçten çok rahatlama vardı. Kendi kendime "Tamam galiba bu iŞi becerebileceğim" dedim.
Chris Carmichael'ı aradım. "Gördün mü?" dedi. Birkaç gün içinde umutsuz bir çaylaktan kabul görmüŞ bir yarıŞçıya dönüŞmüŞtüm. Bu dönüŞümüm spor dünyasında mırıldanmaları baŞlattı, İnsanlar, "Bu çocuk da kim? Neyin nesi oluyor?" gibi sorularla beni tanımak istiyordu.
Evet, bu soru benim için de hâlâ cevaplanması gereken bir soruydu.
BİSİKLET DÜNYASINDA BİR AMERİKALI, BEYSBOLDA DÜNYA KUPASFNA KATILAN Fransız takımına benzetilebilir. Saygı duyulan bu eski sporda davetsiz misafirdim, yazılı veya yazısız kuralları ya da etiğine iliŞkin hemen hemen hiç bilgim yoktu. İunu söyleyebilirim ki, benim Teksaslı tavırlarım, bu kıtada tam olarak iyi iŞlemiyordu.
Avrupa bisikletçiliğinin sessiz sedasız kandırmacası ile benim alıŞkın olduğum caka satan ve geyik muhabbeti yapan Amerikan rekabet anlayıŞı arasında büyük bir farklılık vardı.Pek çok aldırmaz Amerikalı gibi yetiŞme çağımda benim de bisiklet sporundan haberim yoktu; LeMond'un 1986'da Fransa Bisiklet Turu'ndaki zaferiyle bu spor dikkatimi çekmiŞti. Her Şeyin bir yapılıŞ biçimi ve anlamadığım davranıŞları vardı. Bunları anladığımda bile, bunların bir parçası olduğumu düŞünmedim. Aslında aldırmadım.
Kimseye saygı duymadan yarıŞtım. Hem de hiç. GösteriŞ yaptım, iddialı konuŞtum ve yumruğumu havada salladım. İddialı olmaktan hiç vazgeçmedim. Gazeteciler beni sevdi-Farklıydım ve haber olmaya değerdim. Renkli bir kiŞiliğim vardı. Ama aynı zamanda düŞmanlarım da olmaya baŞlamıŞtı.
Annemi Kapıda Bırakamam o
YarıŞtığımız yol son derece geniŞtir. YarıŞçılar sürekli yer değiŞtirir, en iyi pozisyonu elde etmek için savaŞır. ArkadaŞ İcazanma adına yapılan en akıllıca iŞ baŞka birine yol vermektir. Uzun bir etap yarıŞında arkadaŞ kazanmak için biraz yol verirsiniz; çünkü sonra size gerekli olabilir. Birkaç santim ver ve arkadaŞ kazan. Ama ben bunu yapamıyordum. Bu, kısmen benim o zamanki karakterimden kaynaklanıyordu:

Kendimi güvende hissetmiyordum, korunma gereksinimi duyuyordum ve gücümden tam emin değildim. Ben hâlâ öfkesi burnunun ucunda olan, paldır küldür bisiklet süren ve pedallara kızgınlıkla asılan Plano'lu çocuktum. Gün gelip baŞkasına bir santim bile vereceğimi aklımın ucundan geçirmezdim.
Bazen peloton'daki insanlara sinirlenerek, "Ya hızlan ya da çekil önümden!" diye bağırıyordum. Yine de bir yarıŞçının, takım lideri söylediği, yorgun veya yaralı olduğu için veya bunlar gibi değiŞik nedenlerle de olsa geride kalmasını anlamıyordum. Aslında böyle bir kiŞinin önümden çekilmesi ya da benim daha hızlı gitmem için çabalaması gerekmez. (Böyle Şeyler artık sinirime dokunmuyor ve ben artık çoğunlukla arkada durup yaralayan kiŞiyim.)
Peloton'da, diğer yarıŞçıların sırf kazanamayasımz diye sizi mahvedebileceklerini öğrendim. Bisikletçiler arasında "sıkıŞtırma" denen bir ifade vardır. Bu kelime Almanca "fic-ken" denen becermek kelimesinden geliyor. Peloton'da bir kiŞiyi sıkıŞtırdığınızda bu, onu geçmek için zorladığınız anlamına gelir. Peloton'da çok sıkıŞtırma olur.
YarıŞ sırasında kimileri beni sırf sıkıŞtırmak için sıkıŞtırırdı. Beni sevmediklerinden, kazanamayıŞımı görmek için yarıŞanlar olurdu. Beni yarıŞtan kopartırlardı. Etrafımı sararak daha yavaŞ sürmeme neden olurlardı. Bazen de hızlanıp atak yaparak tempomdan daha hızlı gitmeme yol açarak beni zayıf düŞürürlerdi. Allah'tan Sean Yates, Steve Bauer ve Franki Andreu gibi beni koruyan takım arkadaŞlarım vardı. Onlar bana kibarca yaptığım Şeyin kendim ve onlar için iyi
65
o Lance Armstrong
olmadığını açıklamaya çalıŞırlardı. Frankie, "Lance, kendini kontrol etmelisin, düŞman kazanıyorsun" derdi. Onlar olgunlaŞmaya ihtiyacım olduğunu anlıyorlardı ve bana kızsa-lar da bunu kendilerine saklarlar ve beni sabırla doğruya yönlendirirlerdi.
Bisiklet sporunda takım arkadaŞları önemlidir. Motorola takımındayken sekiz tane takım arkadaŞım vardı ve her birine tek tek ihtiyacım olurdu. Dik bir tepeye tırmanırken arkadaŞlardan birinin arkasına takılmak yüzde otuz daha az enerji harcamamı sağlardı. Rüzgârlı bir günde ise sekiz takım arkadaŞım da önüme geçerek rüzgârımı keser ve böylece yüzde elli daha az enerji harcamama yardımcı olurlardı. Her takımda hızlı gidecek kısa koŞuculara, yokuŞ tırmanıcılara ve pis iŞleri yapacak birilerine ihtiyaç vardır. Gereken herkesin çabasını kabullenmek ve bunu boŞa harcamamak çok önemliydi. Och bana, "Kazanmayan birisi için kim çaba gösterir ki?" diyerek güzel bir soru sordu.
Yol yarıŞını tamamıyla kendi baŞınıza kazanamazsınız. Takım arkadaŞlarınıza ve rakiplerinizin iyi niyetiyle iŞbirliğine ihtiyacınız vardır. İnsanlar sizin için ve sizinle bisiklet sürmeyi istemek zorunda kalırlar. Ama o ilk aylarda bazı rakiplerim beni saf dıŞı bırakmak istediler.
Önemli Avrupa Şampiyonlarına hakaret ederdim. Profesyonel olarak katıldığım ilk yarıŞlardan biri olan Akdeniz Bisiklet Turu'nda Moreno Argentin'le karŞılaŞtım. Avrupa'nın değiŞik yerlerinde yarıŞlar kazanmıŞ eski bir dünya Şampiyonu, bu sporun önemli Şahsiyetlerinden biri ve ciddi, saygı duyulan bir İtalyan bisikletçiydi.. Ama

ben yarıŞın baŞlarında atak yaparak ona meydan okudum. Bir araya toplanmıŞ 150 yarıŞçı vardı ve yer tutma mücadelesi vererek birbirlerini sıkıŞtırıyorlardı, birbirlerinin üzerine geliyorlar ve birbirlerini itiyorlardı.
Argentin'in yanına geldiğimde bana baktı, biraz ŞaŞırır gibi oldu ve "Burada ne iŞin var Bishop?" dedi.
Bu beni çok sinirlendirdi. İsmimi bilmiyordu. Beni, Ame-
66
Annemi Kapıda Bırakamamo
kan takımının diğer bir üyesi olan Andy Bishop zannet-;sti "Bu herif adımı bilmiyor galiba" diye düŞündüm.
"Kahrolası Chiapucci" diyerek onu takım arkadaŞlarından birinin adıyla çağırdım.
Argentin'in jetonu geç düŞtü. Kendisi capo, yani sözü geçendi ve ben onun için henüz hiçbir Şey kazanmamıŞ isimsiz genç bir Amerikalıydım ve ona hakaret ediyordum. Ama benim önceden birçok umut verici derecelerim vardı ve bana göre kim olduğumu bilmesi gerekirdi.
"Hey, Chiapucci" dedim. "Adım Lance Armstrong ve bu yarıŞ bittiğinde bunu öğreneceksin."
YarıŞın geri kalanında tek amacım Argentin'i geçmekti. Ama yarıŞın sonunda kaybettim. Bu, beŞ günlük bir etap yarıŞıydı ve Argentin'le baŞa çıkamadım. Bunun için çok tecrübesizdim. YarıŞın ardından Argentin takımımızın yanına gelerek havalı tavırlarla bağıra çağıra benim davranıŞlarımı eleŞtirmeye baŞladı. Bu da bisiklet dünyasındaki davranıŞ kurallarından biriydi. Eğer genç bir bisikletçi sorun oluyorsa, onu hizaya sokmak yaŞça büyük bisikletçilerin görevidir. Yani kabaca özetleyecek olursak Argentin'in "İu adama biraz nasıl davranılacağını öğretmeniz gerekli" diyordu.
Birkaç gün sonra İtalya'da Trophee Laigueglia adlı bir gün süren klasik bir yarıŞa katıldım. Bu yarıŞın, Argentin için kolay bir birincilik olacağı düŞünülüyordu ve ben de bunu biliyordum. İtalya'daki herhangi bir yarıŞta favoriler İtalyan, özellikle de liderleri Argentin'dir. Tecrübeli bir bisikletçiye yapılmaması gereken bir Şey de ona kendi ülkesinde taraftarları ve sponsorları önünde saygısızlık etmektir. Ama yarıŞta ben yine onun peŞine takıldım. Ona kimsenin yapmadığı bir Şeyi yaparak meydan okudum ve bu sefer sonuç farklıydı. Bu sefer mücadeleyi ben kazandım.
YarıŞın sonlarında en önde dört yarıŞçı kopmuŞtuk. En önde benimle birlikte Argentin, Chiapucci ve Sierra isimli bir Venezüellalı vardı. Son atakta hızla ileri fırlayarak lider-'•ği ele geçirdim. Argentin, bana, Şu boŞboğaz Amerikalıya
67
o Lance Armstrong
karŞı yarıŞı kaybetmek üzere olduğuna inanamadı. Sonra sürekli benimle baŞa baŞ gitmek için elinden geleni yaptı ve bitiŞe yaklaŞık beŞ metre kala frene bastı. Tekerleklerini kilitledi; bilerek. Madalya dıŞı olan dördüncülüğü aldı. YarıŞı ben kazandım.
Kürsüde üç yer vardı ve Argentin benim yanımda durmak istemedi. Bu, azarlama veya yumruk yumruğa kavgadan daha fazla etki bıraktı üzerimde. Bana saygı

duymadığını gösteriyordu. Bu, tuhaf bir Şekilde, hakaretin daha zarif ve etkili bir biçimiydi.
Bu olaydan sonraki yıllarda olgunlaŞtım ve İtalyan olan Şeylere hayran olmayı öğrendim; İtalyanların nazik tavırlarına, sanatlarına, yemeklerine, düŞüncelerini ifade biçimlerine ve söylememe gerek bile yok ki büyük bisikletçileri Moreno Argentin'e. Aslında Argentin'le ben iyi arkadaŞ olduk. Ona karŞı büyük bir sevgi duyuyorum ve bugünlerde birbirimizi gördüğümüzde İtalyan tarzıyla sarılıp gülüŞüyoruz.
PELOTON'DA İLERLERKEN, ALDIĞIM SONUÇLAR İNİİLİ ÇIKIİLI BİR GRAFİK GÖSTERİYORDU. Her zaman atağa geçebiliyordum. Bazen birisi öne fırlıyor, ben de ona karŞılık veriyordum. Bunu gerçek bir strateji eseri değil, "Hepsi bu mu?" gibisinden bir cevap olarak yapıyordum.
Sonuçlarım değiŞiyordu; çünkü güçlüydüm ve baŞkalarının taktiklerine ve tabiri caizse kuyruğuna takılıyordum; çok saldırgandım ve çoğu zaman Chris Carmichael için yarıŞtığım Japonya yarıŞında yaptığım hatayı yapıyordum: O yarıŞta öne fırlayıp tek baŞıma gitmiŞ, sonra da yarıŞtan düŞmüŞtüm.. Kimi zaman ilk 20'de bile bitiremediğim oluyordu. Böyle bir yarıŞların sonrasında arkadaŞlarımdan biri "Ne yapıyordun sen öyle?" diye sorardı.
Ben de güçsüz bir sesle "Kendimi iyi hissettim" derdim.
Ancak iki çok akıllı ve duyarlı antrenörle çalıŞtığım için talihliydim: Milli takımın bir parçası olarak Chris'le beraber
Annemi Kapıda Bırakamamo
alıŞmaya devam ederken, Motorola takımıyla olan normal varıŞlarımı Och ve takım menajeri Henny Kuiper ayarlıyordu Telefonda görüŞ alıŞveriŞinde bulunarak epey vakit harcadılar ve önemli bir Şeyi kabullenip üzerinde anlaŞmaya vardılar: Benim gücüm öğretilebilecek veya çalıŞarak elde edilebilecek türden değildi. İnsana gücünü kontrol etmesini öğretebilirsiniz; ama nasıl güçlü olunacağını öğretemezsiniz.
Saldırganlığım, peloton'da bana arkadaŞ kazandırmıyordu- ama Chris ve Och bunun bir gün benim için değerli bir nitelik olacağını düŞünüyorlardı. Chris ve Och, dayanıklılık yarıŞmalarının sadece acı çekmek olmadığına, acı vermekle de ilgili olduğuna inanıyordu ve benim saldırgan tabiatımda, yırtıcı bir Şeylerin baŞlangıcını görüyorlardı. Chris, "Birini bıçakladığında neler olur bilirsin. Bu gerçekten kiŞiseldir, öyle değil mi?" der ve devam ederdi, "İŞte bisiklet de böyle kiŞisel bir Şeydir. Kendini kandırma. Bu bıçakların çekildiği bir kavgadır."
Chris ve Och, sinirlerimi kontrol etmeyi öğrendiğimde, ünlü bir yarıŞçı olacağımı düŞünüyorlardı. Bu arada bağırıp çağırırlarsa bu iŞe olan ilgimin azalacağından veya isyan edeceğimden korktuklarından son dikkatli davranıyorlardı. Öğrenilmesi gereken dersleri yavaŞ yavaŞ sindirmem gerektiğine inanıyorlardı.
Bazı Şeyler tecrübeyle daha iyi öğrenilebilir ve Och ile Chris de beni bunu kendi kendime bulmam için rahat bıraktılar. İlk baŞlarda yarıŞlarımı hiç değerlendirmezdim. "Burada en güçlü yarıŞçı benim, bunlar benimle baŞa çıkamazlar" diye düŞünürdüm. Ama bir sürü yarıŞ kaybetmek beni düŞünmeye zorladı"Bir dakika; Şayet ben en güçlü bi-sikletçiysem, neden kazanamıyorum?"

Chris ve Och, yavaŞ yavaŞ ve düzenli olarak, değiŞik yarıŞların özellikleriyle ilgili bilgilerini ve bir yarıŞın taktik olarak geliŞim biçimini bana aktardılar. "Enerjini kendi yararına kullanabildiğin anlar olduğu gibi boŞu boŞuna kullandı-
69
Lyâg
oLance Armstrong
ğın zamanlar da vardır" derdi Och.
Diğer yarıŞçıları dinlemeye, beni çekip çevirmelerine izin vermeye baŞladım. Oda arkadaŞlarım, üzerinde çok etkileri olan tecrübeli yarıŞçılar Sean Yates ve Steve Bauer'di. Onlardan sadece yemek masasında bile pek çok Şey öğreniyor, adeta onlarla besleniyordum. Ayaklarımı yere basmamı sağladılar. O zamanlar Bay Enerji'ydim, yerimde duramaz, "Haydi, çıkıp Şunların kıçlarını tekmeleyelim" gibisinden sözler ederdim. Gözlerini devirirlerdi.
Och beni sadece uysallaŞtırmakla kalmadı, daha önemlisi eğitti. Yılın yedi ayı Avrupa'da yaŞamaktan ötürü huzursuzdum. Shiner Bock marka içkimi, Meksika yemeklerini, sıcak ve çorak Teksas topraklarını ve Şöminenin rafında ma-vi-beyaz deri kaplı, alnında Teksas'ın simgesi Tek Yıldız olan -kafatasının durduğu Austin'deki apartman dairemi özledim. Arabalardan, otellerden ve yemeklerden yakınıyor, "Neden bu çöplükte kalıyoruz?" diyordum. Bir bisiklet geleneğini öğreniyordum; bisiklet sporunun sıkıntıları kalınacak yerlere kadar uzanır. Kaldığımız otellerin bazıları "Motel 6" görünümünü iyi becermiŞti. Yerlerde ekmek kırıntıları, çarŞaflarda kıllar olurdu. Bana göre et gizemli, makarna hamur ve kahvenin tadı da kahverengi su gibiydi. Ama en sonunda alıŞtım ve arkadaŞlarım sayesinde sıkıntılarım eğlenceye dönüŞtü. Kalacağımız otelin önüne gelince durup yakınmaya baŞlamamı beklerlerdi.
Dönüp toy bir genç yarıŞçı olduğum zamanlara ve o zamanki kiŞiliğime baktığımda ona tahammül edememekle birlikte sempati de duyuyorum. Sert konuŞmalarımın, saldırganlığımın ve yakınmalarımın altında korkum vardı. Her Şeyden korkuyordum. Tren kalkıŞ saatlerinden, havaalanlarından ve yollardan... Telefonlardan bile korkuyordum; çünkü numarayı nasıl çevireceğimi bilmiyordum. Lokanta mönülerinden korkuyordum; çünkü okuyamıyordum.
Bir keresinde Japon iŞ dünyası yöneticileriyle Och'un ev sahipliğinde bir akŞam yemeğinde kendimi bariz bir Şekil-
70
Annemi Kapıda Bırakamamo
de belli ettim. Och her bisikletçinin ismini ve ülkesini söyleyerek kendisini tanıtmasını istedi. Ben kalktım ve "Merhaba ben Lance, Teksas'lıyım" diye gürledim. Herkes kendini tutamayıp gülmeye baŞladı. İnsanlar bir kez daha bana gülüyordu.
Ancak Avrupa'da yaŞamak kaçınılmaz olarak görgüsüzlüğümü giderdi. Beni cezbeden , İtalyan Alpleri'nin eteklerindeki puslu, sisli bir kasabada, Como Gölü'nün yakınlarında bir ev kiraladım. Och Şarabı severdi ve ben de onun damak tadından yararlanarak yemeğin ve Şarabın iyisini tanımayı öğrendim. Dil öğrenmeye yatkınlığımı keŞfettim. Biraz biraz İspanyolca, İtalyanca ve Fransızca konuŞuyor ve

mecbur kalırsam Felemenkçe bir Şeyler bile geveliyordum. Gerçekten güzel bir takım elbisenin nasıl bir Şey olduğunu öğrendiğim Milano'da vitrinleri seyrederdim. Bir öğleden sonra Du-omo'da yürürken sanatla ilgili düŞüncelerim tamamen değiŞti. Bu sanatın rengi ve orantısı, kemerli geçitlerin gri sükûneti, mumların ve yükselen renkli camların ılık parŞömen sıcaklığı ve heykellerin zarafeti beni fazlasıyla etkilemiŞti.
Yaz mevsimi yaklaŞtıkça olgunlaŞıyordum. Bisiklette de her Şey yerli yerine oturmaya ve sürüŞüm sakinleŞmeye baŞladı. Och, "Her Şey olur" diyordu. Gerçekten de öyleydi. Thrift Drugs isimli bir Amerikalı yarıŞ sponsoru, ABD'nin üç prestijli yarıŞını kapsayan Üçlü Bisiklet Zirvesi'ni kazanan kiŞiye bir milyon dolar ödül vereceğini açıkladı. YarıŞa kaydoldum. Her yarıŞ birbirinden farklıydı: Ödülü almak için Pittsburgh'da bir gün süren zorlu bir yarıŞı, sonra Batı Virginia'da altı günlük bir etap yarıŞını ve son olarak Phila-delphia'da yaklaŞık 250 kilometrelik bir yol yarıŞı olan ABD Profesyonel Bisiklet İampiyonası'nı kazanmak gerekiyordu. Organizatörlerin de bildiği gibi bu yarıŞı kazanma ihtimali oldukça düŞüktü. Bu yarıŞı sadece komple bir sporcu kazanabilirdi: Bunun için iyi bir süratçi, iyi bir tırmanıcı ve iyi bir etap yarıŞçısı ve en önemlisi tamamen istikrarlı olmak İarttı ve bu da henüz bende olmayan bir özellikti.
71
o Lance Armstrong
Bütün yarıŞmacılar ödülden, sonra da yarıŞı kazanmanın imkânsızlığından konuŞuyorduk. Ama bir gece annemle telefonda konuŞurken annem, "Bu yarıŞı kazanma ihtimalin nedir?" diye sordu.
"İyi" dedim.
Haziran ayında yarıŞın ilk iki ayağını kazanmıŞtım. Basın çıldırmıŞ gibiydi, organizatörler ise sersemlemiŞti. Geriye kalan tek yarıŞ ABD Profesyonel Bisiklet İampiyonası'ydi; ama beni durdurmak isteyen 119 bisikletçi vardı. Katılımın yüksek olması bekleniyordu. YaklaŞık yarım milyon insan yol kenarında yarıŞı izleyecekti.
YarıŞtan bir gün önce annemi aradım ve Philadelphia'ya gelmesini istedim. Bu kadar kısa bir zamanda gidiŞ dönüŞ için yaklaŞık bin dolar ödeyecekti; ama annem bunu piyango bileti almaya benzetiyordu. Yani gelmezse ve ben de kazanırsam orada olmamaktan ötürü piŞmanlık duyacaktı.
Akıllıca bir yarıŞ çıkarmaya kararlıydım. Gereksiz rasgele çıkıŞlar yapmayacaktım. Kendi kendime "Sadece yarıŞı düŞün" dedim.
YarıŞın büyük bir kısmında yaptığım Şey de bu oldu. Sonra 30-35 kilometre kala fırladım. Manayunk denen parkurun en dik kısmında atağa geçtim. BaŞtan ayağa hırs kesilmiŞtim. Ne oldu bilmiyorum; tek bildiğim uzun bir çığlıkla seleden kalkarak pedallara yüklendiğim. Artık arayı epey açmıŞtım.
Sondan ikinci turda neredeyse durup annemi öpebilecek kadar önde gidiyordum. BitiŞ çizgisini, yarıŞ tarihinin en büyük farkını atarak geçtim. Kalabalık bir gazeteci ordusu etrafımı sarmıŞtı; ama hepsini aŞarak doğruca annemin yanına gittim ve birbirimizin omzuna yaslanarak ağladık.
Bu olay, rüya gibi bir yaz mevsiminin de baŞlangıcıydı. Sırada Fransa Bisiklet Turu'ndaki etaplardan birinde yine en sonda yaptığım atakla kazandığım sürpriz zafer

vardı. Châ-lons-sur-Marne'den Verdun'e kadar olan yaklaŞık 182 kilometrelik yarıŞın son 50 metresinde o kadar hızlı bir Şekilde
72
Annemi Kapıda Bırakamamo
atağa kalktım ki bitiŞte neredeyse bariyerlere çarpıyordum. Fransa Bisiklet Turu'nun bir etabı bile tek baŞına son derece değerli bir zafer olarak düŞünülüyordu ve ben 21 yaŞımda bunu kazanan en genç yarıŞçı olmuŞtum.
Birkaç gün sonra bir baŞka etapta kesilip yarıŞı yarıda bı-rakıŞım Fransa Bisiklet Turu'nda yarıŞmak için ne kadar tecrübeli olunması gerektiğini göstermek için herhalde yeterli olur. 12. etapta 97. sıradayken yarıŞı terk ettim. Alpler beni mahvetmiŞti. YarıŞtan sonra gazetecilere, "Alpler çok soğuk ve uzundu" dedim. BitiŞ çizgisine o kadar geç kalmıŞtım ki takım arabası otele dönmüŞtü bile. Bisikletimi çakıllı bir yolda iterek otele geri dönmek zorunda kaldım. Gazetecilere, "Etap yetmezmiŞ gibi, Şimdi de burayı tırmanmak zorundayız" demiŞtim. Zorlu dağ etaplarını tırmanmak için henüz fiziksel olarak hazır değildim.
Hâlâ bazen sabırsızlıkla boğuŞtuğum oluyordu. Bir süre akıllıca sürüyor, sonra yine kötü alıŞkanlığıma geri dönüyordum. Kazanmam için baŞlangıçta daha yavaŞ sürmem gerektiği düŞüncesini kafama sokamıyordum. Sabırlı olmanın zayıf olmak anlamına gelmediği ve stratejili yarıŞmanın elimden gelenden azını vermek olmadığını anlamam uzun zamanımı aldı.
Dünya İampiyonası'ndan sadece bir hafta önce Zürih İampiyonası'nda tipik bir hata yaptım ve yarıŞın en önemli kısmı gelmeden kendimi tükettim. İlk 20'ye bile girememiŞtim. Och bana çok sinirlenebilirdi, ama o bunun yerine sonraki iki gün boyunca Zürih'te kaldı ve benimle birlikte antrenman yaptı. Oslo'daki Dünya İampiyonası'nı kazanacağımdan emindi; ama akıllıca binmek koŞuluyla. Beraber antrenman yaparken bana kendini kontrol etmenin öneminden bahsetti.
"Yapman gereken tek Şey beklemek. Sadece bekle. İki ya da üç tur yeterli. Erken yapacağın bir hareketle kazanma İansını kaybedersin. Oysa bekledikten sonra istediğin kadar atak yapabilirsin."
73
oLance Armstrong
Dünya İampiyonasında sıradan bisikletçiler yoktu. Formunun zirvesindeki büyük bisikletçilerle yarıŞacaktım ve yarıŞın favorisi Fransa Bisiklet Turu'ndaki üçüncü zaferini elde eden Miguel Indurain'di. Bisiklette 21 yaŞında biri dünya Şampiyonu olamamıŞtı; kazanmak istiyorsam tarihte pek olmamıŞ bu gibi Şeylerin de üstesinden gelmem gerekiyordu.
YarıŞın son birkaç gününde liderken yine annemi çağırdım ve ondan gelip benimle kalmasını istedim. Yalnız gitmek istemiyordum ve annem benim için her zaman bir güven kaynağı olmuŞtu. Ayrıca beni bu firma adına yarıŞırken de görmesini istiyordum. Annem Ericsson'dan izin aldı ve yanıma gelerek otelde benimle aynı odada kaldı.
Yanımda bana yine eskisi gibi baktı. ÇamaŞırlarımı yıkadı, istediğim Şeyleri yememi sağladı, telefonlara cevap verdi ve yeterince dinlenmemi sağladı. Onunla bisiklet

hakkında konuŞmak veya ona neler hissettiğimi açıklamak zorunda değildim. O zaten anlıyordu. Birbirimize yakınlaŞtıkça sessizce olgunlaŞıyordum. Gözlerimi tavana dikip kafamda yarıŞı planlarken veya uyuklarken annem de ufak bir lambanın yanında kitap okudu.
Nihayet yarıŞ günü gelip çatmıŞtı. Uyandığımda yağmur yağıyordu; gözlerimi açtım ve camdaki damlaları gördüm. San Sebastiân'daki acı ve utancımın kaynağı, nefret ettiğim ve korktuğum yağmur...
Bütün gün bardaktan boŞanırcasma yağmur yağdı. Ama o gün yağmurun benden daha fazla acı verdiği biri vardı: Annem. Yağmur altında yedi saat boyunca tribünlerde oturdu ve bir kere bile yerinden kalkmadı. Seyirciler tribünün önündeki dev bir ekrandan 18,4 kilometrelik parkurda bizi takip edebiliyorlardı ve annem orada sırılsıklam olmuŞ bir vaziyette oturup yarıŞçıların parkur boyunca çarpıŞmalarını izledi.
Avrupa'da yağmur yağdığında, yollar benzin ve tozdan oluŞan kaygan bir kalıntıyla kaplanırdı. Bisikletlerin lastik-
74
Annemi Kapıda Bırakamamo
lef i kayar, üstündeki bisikletçiler sağa sola düŞerlerdi. Ben de böyle iki sefer düŞtüm; ama her seferinde hemen toparlanıp bisikletime bindim ve büyük mücadele içinde devam eden yarıŞa katıldım.
YarıŞ boyunca bekledim ve yine bekledim. Och'un bana dediği gibi kendimi tuttum. Bitime 14 tur kala ön gruptaydım. Lider ise gösteriŞli İspanyol indurain'di. Nihayet sondan bir önceki tırmanma sırasında atağa geçtim ve tepenin zirvesinde liderdim. YokuŞ aŞağı uçarcasına indim ve Eke-berg adı verilen dik yokuŞu tırmanmaya baŞladım. Rakiplerim de hemen arkamdaydı. Kendi kendime "Sahip olduğum bütün güçle gitmeliyim" dedim. Seleden kalkarak yeniden atağa geçtim ve bu sefer belli bir fark attım.
Ekeberg'in öteki yanında ise uzun ve tehlikeli bir iniŞ vardı. Bu seferki dört kilometreydi ve yağmurda her an her Şey olabilirdi. Bütün yol kaygan bir hale geldiği için tekerlekler altınızdan kayabilirdi. Yine de virajları sert ve dar aldım, sonuna ulaŞtığımda gelen olup olmadığını görmek için omzumun üzerinden geriye Şöyle bir göz attım.
Kimse yoktu.
Panikledim. Umutsuzca, "Yine aynı hatayı yaptın; çok erken atağa kalktın" dedim kendi kendime. Hangi tur olduğunu unutmuŞ olmalıydım. Kesinlikle gidilecek bir tur daha vardı; çünkü bu kadar fark gerçek olamayacak kadar iyiydi.
Bilgisayarımı kontrol ettim. Evet, son turdu.
Kazanmak üzereydim.
Son 700 metrede zaferi kutlamaya baŞladım. Yumruğumu sallayıp öpücükler dağıtarak kalabalığı selamladım. Bi-ll§ Çizgisini geçerken Rockette grubu gibi havayı tekmeliyordum. Nihayet durduğumda ilk iŞ kalabalığın içinde annemi aradım. Bulduğumda yağmurun altında birbirimize saldığımızda "BaŞardık! BaŞardık!" dedim ve ikimizde ağla-maya baŞladık.

YarıŞ sonrası karmaŞa ve kutlamaları sırasında bir ara
75
oLance Armstrong
kralın refakatçilerinden bir grup gelerek Norveç Kralı Herald'in beni selamlamak için davet ettiğini bildirdi. Kafamı sallayarak "Haydi anne, gel Kralla görüŞelim" dedim.
"Pekâlâ..." karŞılığını verdi annem.
Güvenlik kontrol noktalarına doğru ilerlemeye baŞladık. Nihayet, arkasında seçkin bir toplulukla kralın beni beklediği kapıya yaklaŞtık, bir güvenlik görevlisi biri bizi durdurdu. Kralın refakatçilerinden-biri "Kral sizi tek baŞınıza selamlayacak" dedi.
"Annemi kapıda bırakamam" dedim.
Annemin kolundan tuttum ve oradan çıkmak için geri döndük. "Haydi, gel gidelim" dedim anneme. Annem olmadan bir yere gitmeye niyetim yoktu.
Refakatçi yumuŞayarak, "Peki. Lütfen benimle gelin." Kralla tanıŞtık. Kendisi hoŞ bir insandı. Az sayıda kibar davetli bizi izledi. Törenin ardından kutlamalara geri döndük.
Bu, annem ve benim için bir Şeyin sonu, bitiŞ çizgisi gibi bir Şeydi. SavaŞın zor kısmı bitmiŞti. Bizim beŞ para etmeyeceğimizi söyleyen olumsuz düŞünceli insanlar olmayacaktı. Faturalarla ilgili bir endiŞemiz veya malzeme ve uçak bileti bulmak için didinmemize gerek yoktu. Belki de bu uzun ve zor çocukluk döneminin sonuydu.
DÜNYA İAMPİYONUYDUM; AMA HALA ÖĞRENECEK ÇOK İEYİM VARDI. Sonraki üç yıl deneme ve kendimi geliŞtirme süreciydi. BaŞka baŞarılarım da oldu. Ama o andan itibaren yaŞamım beni diğer iyi bisikletçilerden ayırabilecek farkları araŞtırarak gittikçe artan bir geliŞme olacaktı.
Kazanmanın da bir bilimi vardı. İzleyici, bisikletin teknik yönünü nadiren görür; ama peloton'un güzel rengârenk bulanıklığının arkasında yol yarıŞının dikkatlice ayarlanıŞı gerçeği yatar. Genellikle yarıŞ, yarıŞ baŞlamadan çok önce, performans laboratuvarında veya hava deneme tünelinde ya da velodrom denilen bisiklet pistinde edinilen ufak ivmelerle kazanılır. Bisikletçiler bilgisayarların kölesidir. Bizler ritim,
76
Annemi Kapıda Bırakamamo
verimlilik, güç ve elektrik gücü miktarı gibi Şeylerin ince hesaplarıyla uğraŞırız. Vücudumun her tarafında elektrotlarla sabit bir bisikletin üstünde bana birkaç saniye kazandırabilecek değiŞik pozisyonlar arardım veya daha aerodinamik malzemeler bulma peŞindeydim.
Dünya İampiyonluğu'nu kazandıktan birkaç hafta sonra Chris Carmichael'la beraber Colorado Springs Olimpik Antrenman Merkezi'ndeki performans laboratuvarına gittik. İyi bir yıl geçirmeme rağmen hâlâ önemli eksikliklerim vardı ve laboratuvarda geçirdiğim birkaç gün boyunca vücuduma elektrotlar yapıŞtırılmıŞ vaziyetteyken doktorlar da testler için kan aldılar. Amaç benim değiŞik eŞiklerimi ve kırılma noktalarımı belirlemek ve böylece bisiklet üzerindeki verimliliğimi ne kadar yükseltebileceğimi görmekti. Kalp atıŞ hızıma, 'VO2 max'ima baktılar ve kanımı kontrol etmek için bir gün içinde baŞparmağımı 15 kere deldiler.

Azami gücümü belirlemek ve bunu ne kadar sürdürebileceğimi öğrenmek istiyorduk. En uygun ritmimi öğrenmek için çalıŞmalara baŞladık: En verimli pedal hızım neydi? Pedal tekniğinde eksikliklerim, enerjimi boŞa harcadığım noktalar nelerdi? Hareketlerim yukarı aŞağı giden simetrik bir çekiç gibiydi ve bundan yeterli bir hız alamadan çok fazla güç harcıyordum. Güç kaybettiğim noktaları belirlemek ve bisiklet üzerindeki konumumu kontrol etmek için velodro-ma gidiyorduk. Bisiklette esas önemli olan en az güçle en yüksek hızı üretmektir. Elektrik gücü ölçüsü (watt) pedal Çevirirken yaptığın iŞ miktarını gösterir. Bisikletteki yerim aŞağı doğru kaydırıldı ve bu etkisini anında gösterdi.
Hemen hemen aynı zamanlarda Belçikalı ünlü bisikletçi Eddy Merckx'le tanıŞtım. Fransa Bisiklet Turu'nu beŞ kez kazanmıŞtı ve gelmiŞ geçmiŞ en yırtıcı atak yapan bisikletçilerden biriydi. Merckx'in ne kadar cesur ve saldırgan biri olduğunu anlatan hikâyeler duymuŞtum ve tam da benim °lrnak istediğim türden bir bisikletçi olduğunu düŞünüyordum. Ben sadece kazanmak istemiyordum, ben belirli bir
77
oLance Armstrong
Şekilde kazanmak istiyordum. Eddy ile arkadaŞ olduk ve bana bir gün Fransa Bisiklet Turu'nu kazanabileceğimi; ama kilo vermem gerektiğini söyledi. Kalın bir boyun ve yüzücülük ile triatlon günlerinden kalma göğüs kaslarımla daha çok bir savunma oyuncusuna benziyordum. Eddy, bu kadar vücut yükünü üç hafta boyunca dağlarda yukarı aŞağı taŞımamın zorluğunu anlattı. Kısmen ham bir güçle yanŞıyordum. Fransa Bisiklet Turu'nu kazanmak içinse gücümden bir Şey kaybetmeden kilo vermeliydim. Bu nedenle hamur iŞi ve Teksas-Meksika usulü yemekler yemeyi bıraktım, yeni bir tür güç bulmak zorunda olduğumu anlamıŞtım. Bu iç gücün adı kendi kendini disipline etmekti.
1995 yılı geldiğinde Fransa Bisiklet Turu'nu hâlâ baŞtan sona değil, sadece belirli kısımlarını tamamlayabilmiŞtim. Antrenörlerim hazır olduğumu düŞünmüyordu ve haklıydılar. Ne zorluğa katlanacak vücudum, ne de zihinsel dayanıklılığım vardı. Genç bir yarıŞçı, bu yarıŞı sağlıklı bitirmek için hazır olana kadar bu süreçte çok dikkatli adım atmalı ve her yıl kendini geliŞtirmeliydi. Ben de o zamanlar günden güne geliŞiyordum: 1994'te Liege-Bastogne-Liege Yarı-Şı'nı, San Sebastian YarıŞı'nı ve Du Pont Bisiklet Turu'nu ikincilikle bitirdim. 1995 yılının ilk aylarında ise San Sebastian ve Du Pont'ta birinci oldum. Ama Och artık benim bir baŞka seviyeye geçmem gerektiğini ve bundan böyle Fransa Bisiklet Turu'na sadece baŞlamamın yetmeyeceğini, bu' uzun yarıŞı bitirmem gerektiğini de söylüyordu. Benim için artık dünyanın en büyük etap yarıŞını kazanmak için ne gerektiğini öğrenmenin zamanı gelmiŞti.
Adım bir günlük yarıŞçıya çıkmıŞtı: Bana baŞlangıç çizgisini göstermeniz yeterdi. Adrenalin ve öfkeyle rakiplerime teker teker nal toplatıyordum. Kendimi hiç kimsenin cesaret edemeyeceği bir acı eŞiğine itebilir ve yarıŞı kazanmak için her Şeyi yapabilirdim.
Ama Fransa Bisiklet Tuna bambaŞka bir Şeydi. Turda benim bir günlük yarıŞlarda yaptığım gibi yaparsanız iki gün

78
Annemi Kapıda Bırakamamo
sonra yarıŞı bırakmak zorunda kalırsınız. Tur daha uzun soluklu bir bakıŞ gerektirir. Doğru zamanlarda doğru kaynaklan bir araya toplama ve gücünüzü, hiçbir hareketi veya enerjiyi boŞa harcamadan gerekli düzeyde sabırlı bir Şekilde canlı tutma sorunudur. Sizi güdüleyecek hiçbir adrenalin akıŞının olmadığı zamanlarda kendinizi sönük hissetseniz de sürmeye devam edip edemeyeceğiniz sorunu.
Bir erkek ile çocuğu kıyaslarken karŞınıza çıkan en ayırıcı özellik sabırdır. 1995'te nihayet Fransa Bisiklet Turu'nun doğasını, bütün olağanüstü testlerini ve tehlikelerini kavradım ve Tur'u bitirdim, hem de çok güçlü bir Şekilde. Hatta son gün bir de etap kazandım. Ama bunun için çok büyük bir bedel ödemiŞtik .
YarıŞın sonlarında, Motorola'daki takım arkadaŞlarımdan 1992 Olimpiyat İampiyonu Fabio Casartelli, yüksek hızla gidilen bir iniŞte ölmüŞtü. İniŞlerde tek bir çizgi halinde gidilir ve bir yarıŞçının düŞmesi, felaket bir zincirleme kazaya sebep olabilir. Fabio sadece tek baŞına kaza yapmadı; 20 yarıŞçı da onunla birlikte düŞtü. Ama o kafasının arka kısmıyla kaldırıma çarptı ve bu yüzden boynu ve kafatası kırıldı.
Ben daha iyi görebilmek için daha da hızlandım. Bir sürü yarıŞçı yerdeydi ve herkes yerde yatan birinin baŞına çö-melmiŞti; ama bu tür olayları yarıŞlarda sık sık görmek zaten alıŞılagelmiŞ bir durumdu. Olaydan kısa bir süre sonra takım telsizinden olayla ilgili ayrıntılar ulaŞtığında Fa-bio'nun öldüğünü öğrendim. Böyle bir haber aldığınızda inanmak istemezsiniz.
O gün hayatımdaki en uzun günlerden biriydi. Fabio sadece İtalyan bisiklet dünyasının umut vaat eden bisikletçilerinden değildi, o daha yeni evlenmiŞ ve yeni baba olmuŞtu. Bebeği henüz bir aylıktı.
PeriŞan bir halde ve hâlâ Şokun etkisinde olmamıza rağmen etabı bitirmek için sürmeye devam etmemiz gerekiyordu. Ben Fabio'yu ilk kez uluslararası yarıŞmalara katıldığım
79
o Lance Armstrong
1991'den beri tanıyordum. Benim de evimin bulunduğu Co-mo'nun hemen dıŞında yaŞıyordu ve 92'de onun altın madalya aldığı Barcelona Olimpiyatları'nda rakip olarak yarıŞmıŞtık. Çok rahat, biraz budala, muzip ve esprili bir adamdı. Üst seviye İtalyanlar genelde daha ciddi olurlar, ama Fa-bio öyle değildi. O çok tatlı, sempatik birisiydi.
O akŞam bir Motorola takımı toplantısı yaptık ve yarıŞmaya devam edip etmeme konusunu tartıŞtık. İkiye bölünmüŞtük. Yarımız yarıŞı bırakıp evlerimize dönmeyi ve ailelerimizle yas tutmayı önerirken diğer yarımız ise Fabio'nun anısına, onun onuru için yarıŞmaya devam etmemizi öneriyordu. Ben Şahsen yarıŞı bırakmayı istiyordum, çünkü yarıŞa devam edecek durumda değildim. Hayatımda ilk kez ölümle ve gerçek kederle karŞı karŞıya gelmiŞtim ve bununla nasıl baŞa çıkacağımı bilmiyordum. Ama sonra Fabio'nun eŞi bizi görmeye geldi ve bize yarıŞmaya devam etmemizi istediğini, çünkü Fabio'nun da bunu isteyeceğini söyledi. Biz de otelin arkasındaki çimlere oturduk, biraz dua ettik ve devam etmeye karar verdik.

Ertesi gün peloton Fabio'nun onuruna yarıŞtı ve takımımıza törensel bir etap birinciliği hediye etti. Bu da baŞka bir uzun ve sıkıcı gündü, bisikletin üstünde herkesin derin üzüntü içinde olduğu sekiz uzun saat. Peloton yarıŞ Şeklinde geçmedi. Bunun yerine biz sakin bir Şekilde yolumuza devam ettik. Bir cenaze konvoyunu andırıyorduk ve sonunda, siyah bir kurdeleyle güvenlik aracının üstüne yerleŞtirilmiŞ Fabio'nun bisikletiyle takım olarak bitiŞ çizgisini geçti.
Ertesi sabah erkenden Limoges'daki bir sonraki etap için Bordo'ya gittik. O gece Och odalarımızın olduğu yere gelerek Fabio'nun turnuvada iki amacının olduğunu söylemiŞti. Bunlardan birisi yarıŞı bitirmek, diğeri ise özellikle Limoges etabını kazanmaktı. Och sözünü bitirdiğinde kendi kendime "Madem Fabio, Limoges etabını birinci olarak bitirmeyi istemiŞti, ben onun için kazanmalıyım, bunun için de yarıŞı bitirmeliyim" dedim.
80