Translate

Deliler Kasabası

8 Haziran 2016 Çarşamba

Hiçkimse'nin Anısı / Günhan Kuşkanat

'Yaşadıkça öğrendim; umut tehlikelidir'

On bir yıl önce ilk kitabıyla Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü alan ama daha sonraki kitaplarında romana yönelen Günhan Kuşkanat bu kez de “Hiçkimse'nin Anısı” ile okuyucuyla buluştu. Yine huzursuz bir hikâye anlatan Kuşkanat'la geçen on bir yılı, yeni romanı ve huzursuzluğunu konuştuk...


[Haber görseli]- Siz öyküyle başladınız, ilk öykü kitabınızla da Cevdet Kudret Ödülü’nü aldınız ve sonra romanla devam ettiniz. Türler arası ayrım yapacak değilim elbette ama insan gelinen süreci de düşünmeden edemiyor…
- Yazmaya ilk kalkıştığımda küçük ‘an’ yazıları ve sonrasında öykülerle başladım, evet. Böyle yazmanın daha kolay olduğunu sandığım için. ‘Koskoca’ bir ‘roman’ işine kalkışacak cesaretim yoktu. Sonra anladım ki aslında bir öykü kitabı oluşturmak, belki de bir roman yazmaktan daha zor bir uğraş. Bir öykü kitabında yazdığınız her
kelimede çok seçici davranmak zorundasınız. Roman, uzun kurgusu/labirentleri içinde küçük hataların, eksik/yanlış cümlelerin fark edilmeden saklanmasına bir ölçüde izin verebilir. Öykülerde, farklı karakterler, birbirinden farklı mekânlarda, farklı ‘oluş’ları bir çırpıda, hem de çarpıcı bir biçimde anlatmaya mecburdur. Bu ciddi işi incelikle yapmak ustalık gerektiren bir kalkışma. Bence yaşamış en büyük ustalardan biri olan Borges’in, öykücülüğü seçmiş olması bir tesadüf değil.
- 2005’te ilk kitap ve ödül. Şimdi aradan on bir yıl geçmiş. Yazıyla olan ilişkinizde bu süreç içerisinde neler oldu, yazan siz, nerelerden geçtiniz ve nerelere vardınız?
- Ben içimde ara sıra kıpırdayan ‘iyi şeyler olacak’ duygusundan hep korkmuşumdur. Belki de yaşadıkça öğrendim ki umut tehlikelidir. Böyle olunca ilk kitapla ödül almış olmam benim için ezber bozan, sarsıcı bir şey oldu. Birileri vardı ve duyuyordu. Hep öyle olmaz evet ama olmuştu işte. ‘Güzel’, hiç ummadığınız anlarda dokununca daha güzel olur… On bir yıl geçti. Pek klişe olacak ama geçen zamanda ne çok şey bilmediğimi öğrendim. Hayata bütün öfkeme/kızgınlığıma karşın, yaşadığım ne varsa hepsinin, aslında –hâlâ bütün olmamışlığıma rağmen- ‘sevdiğim ben’i oluşturmama yardım ettiği için, kutsanması/affedilmesi gerektiğini öğrendim. Affedebiliyor muyum orasını sormayın. İnsan affedebilir ama unutmuyor. Annemin çok sevdiği bir kuğu porselen vardı, boynu kırık. Onu öyle ustaca yapıştırmıştı ki hiç belli olmuyordu. Ya o ya ben, durup dururken bakıp “Hiç belli değil” deyiverirdik birbirimize, zarif bir kolyeye benziyordu daha çok. Ama belliydi, bilirdik.
- “Telaş değil, heyecan…” diyor sanırım. Bu takıntılı hâl iki yerde geçiyor. Bazı kelimeler arasında onları birbirinden ayıran görünmez çizgiler var aslında. Özellikle kelime seçimlerinizde, kahramanlarınızın kurduğu cümle yapılarında yoğun bir titizlik gözlemleniyor.
- Biraz önce bahsettiğim gibi yazmaya öyküyle başlayan yazarlar, bence kelime seçimlerinde –çoklukla demeliyim- daha özenli oluyor. Öykücülükten gelen bir alışkanlık bu çünkü öyküde az kelimeyle çok şey anlatmaya uğraşırsınız. Belki de bu yüzden öykü geleneğinden gelen romancılar, romanlarında da az laf etmeyi seçer.
'YAZAR BİR ŞEYİ GÖRÜR, ONU YAZAR VE SUSAR'
- Çok fazla görünmeyi sevmiyorsunuz sanırım ya da ne bileyim biraz kendinizi sakınıyor, saklıyorsunuz?
- Susmak güzeldir… Kendinizi anlattıkça çözülürsünüz; sizi artık bilirler, fethedilirsiniz, üstünüze bayraklar dikilir, bilindik doğal parklara dönersiniz. Ben orman olmayı isterim… Kimsenin bilmediği/gitmediği karanlık yerlerim olsun… Edilmemiş laflarım olsun… Ben, sonuna kadar gitmediğim, vıcık vıcık etmediğim bir aşkı içimde yıllarca büyütebilirim. Dostluğun/aşkların tatmadığım/dokunmadığım yerleri olduğunu bilmeyi severim. Bir şeyi çok fazla verirseniz eksilir, bir şey çok fazla sizinse eksilir. ‘Az’, benim aklımda sonsuza çoğalabilir… Bu söylediklerim bir çelişki gibi de görülebilir çünkü yazıyorum ve yazmak soyunmaktır. Yani yazdıklarımın içinde varım elbette ama yarattığım farklı karakterler kısacık bir anda beni söyler ve susar. Yani beni çok anlatmazlar. Bir de ben, yazarların yazdıkları kitaplar hakkında çok konuşmamaları gerektiğini düşünürüm. Fazla konuşmak okurun hayal gücünü sınırlar. Yazar –yine bana göre- bir şeyi görür, onu yazar ve susar.
- “Ben çocukken, yani inanacak çok şey varken, her şey daha kolaydı…” diye bir cümleniz vardı. Hiçkimse’nin Anısı'nı okuduktan sonra ‘hiçkimse’ olan yaşlı ve yaslı kahramanınızı düşünürken bu cümleyi o da edebilirmiş diye düşündüm… Onun çocukluğunu hiç bilmiyoruz gerçi. Ben belki daha iyi anlamak için çocukluğunu merak ettim, bekledim gelecek mi diye…
- Yine biraz önce söylediğim gibi; her okur, aynı kitabı başka türlü okur, okurken onu yeniden kurar. Her kitap, her okurla başka bir kitaba dönüşür. Belki de okumanın en büyülü yanlarından biridir bu. Bence yazar biraz susup okurun hayal gücüne yer açmalı.
- Hiçkimse’nin Anısı size hangi yaşanmışlık ya da yaşanmamışlığın hikayesini anlattırmak istedi?
- İlk kitabımın adı Kış Leylekleri idi. Hepimiz kış leylekleriydik, bir yerlere göçmek isteyip göçemeyen. İnsan hep olduğundan farklı bir yere, bir şeye, kendinden bile başka bir kendine göçmek ister. Hep bir şey eksiktir. Ben hep bu eksikliğin çeşitlemelerini yazdım.
'YAZMAK BENİM İÇİN ÇIĞLIKTIR'
- Hafıza, geçmiş, yaşlılık, hatırlamayı reddediş ve ölüm ve hayatın anlamı ve anlamsızlığı… Hiçkimse’nin Anısı için bunlar ve toplamı diyebilir miyiz? Siz neler eklersiniz?
- Ben yine susarım. Çünkü okur ne arıyorsa onu bulacak veya bulamayacaktır. Ama yazdıklarım, sizin de bildiğiniz gibi, hayatın anlamı ve anlamsızlığı üstüne değil. Çünkü ‘hayatın anlamı ve anlamsızlığı’ diye bir meseleye kafa yormak galiba pek doğru da değil çünkü hayatın böyle belirlenmiş bir anlamı/iddiası yok. Biz bir hayatı yaşarız ve yaşadıklarımız neyse, küçük notalar gibi birleşerek bütünde/sonunda kendine bir ‘anlam/şarkı’ örer, galiba hepsi bu. Herkes kendi şarkısını söylüyor, kimi berbat, kimi güzel sandığımız. Ama kim bilir belki de bütün o güzel veya çirkin sandığımız sesler/şarkılar birleşip hiç bilmediğimiz, söyleyip de duymadığımız olağanüstü başka bir şarkıyı, belki muhteşem, evrensel bir senfoniyi söylüyordur.
- “Yazar bazen yarattığı dünyayla o kadar iç içe olur ki gerçeğin dışına düşebilir…” diyor bir yerde kahramanınız. Günhan Kuşkanat katılır mı bu düşünceye? Yazmak için masaya oturduğunda neler olur?
- Hepimiz içimizde küçücük yüzdelerle ‘delilik’ taşırız. Biraz hiperaktif, biraz bipolar kişilik bozukluğu, biraz manik, obsesif, paranoyak olabiliriz. Yazarların –çoklukla- ciddi ölçüde şizofrenik olduğunu düşünürüm, en azından ben öyleyim. Ben gündelik telaşlarla yaşarken, karakterlerim benimle, benim etrafımda sessiz sessiz dolaşır. İçimde benden ayrı, iyi mi kötü mü olduğunu bilmediğim bir şey kımıldar, neredeyse nefesini duyarım. Bazen gecenin ortasında elim benden farklı bir şeymiş gibi, farkında olmadığım/aslında benim o an düşünmediğim şeyleri yazar.
- Karakteriniz, “Edebiyat bir eğlence aracı değildir doktor. Ben yoran, kışkırtan, kızdıran, köşeye kıstıran, düşünmeye zorlayan yazıları severim (…) savunduğu fikirlere yenilip kıskançlıkla duvarlara fırlatabildiğim, benim kadar öfkeli kitapları severim” diyor… Ya siz? Böyle kitaplar okumak kadar böylelerini yazmak da önemli olsa gerek…
- Ben lise öğrencisiyken, ara sıra ‘sağcı arkadaşlar’dan dayak yedikten sonra denize yürür, bir sandal kiralayıp açılır ve avazım çıktığı kadar bağırırdım, beni kıran ne varsa hepsine dolu dolu söverdim söyleyemediklerimi. Yazmak benim için çığlıktır. Ben kimseyi eğlendirmek için yazmıyorum. İçimde çok şeye kızgınlığım var onu bağırıyorum. Okumayı farklı algılayanların görüşlerine elbette saygılıyım ama bana göre yazı öfkeli olmalıdır, şiir öfkeli olmalıdır, okurken canınız acımalı. Dinlenmek için değil, bile isteye yorulmak için okunur. Umberto Eco’nun Gülün Adı kitabı uzun ve -çok okur için- sıkıcı bir kapı anlatımıyla başlar. Okumak zordur. Eco orada ‘Ey okur, bu kapıyı geçersen başka güzellikler bulacaksın’ der sanki. Ben kendi adıma galiba hiçbir zaman kolaylıkla okunacak kitaplar yazamayacağım. Kolay okumalar, popüler yazı benden uzak olsun. Aslında bu popüler lafı biraz şaşırtmacalıdır. ‘Pop’ Latince ‘halk’ demek olduğuna göre, ‘popüler’ kelimesi aslında ‘halka ait’ anlamında, ‘kültürel/günlük gelişmeleri ve uygulamaları kapsayan şey’ olarak anlaşılması gereken bir kelime ama artık öyle değil. Bugün, ‘çokluklar tarafından sevilen veya seçilen’ anlamında kullanıyoruz bu kelimeyi. Popüler kültür; insanın varoluş biçiminin, yine ‘o şey’ tarafından belirlendiği yer haline gelmiş durumda.
'GALİBA YALNIZCA APTALLAR DAİMA MUTLUDUR'
- “Dünya sizin düzeltebileceğinizden daha ağır bir delilik…” Aslında bu cümleye özellikle takıldım. Evet, öyle ama ben mesela sizin metinlerinizde daha çok bireyin içerisine –dünyasına ve hatta iç dünyasına- diyelim yoğunlaştığınızı görüyorum.
- Dünya delilik evet. Yani ‘böyle olmaması gereken’ çok şey var. Ben bu deli dünyada ilk bozulmayı içimizde, yani ‘birey’in kendi iç kavgalarında/eksikliklerinde/travmalarında görüyorum. Orayı sorgular ve anlamaya çalışırsak ancak o zaman belki biraz daha iyi bir yere varabiliriz bence. Birey’in ne olduğunu, kim olduğunu sorgulaması bence her işin başı. İnsanlar kendini tanımayı/bilmeyi beceremiyor. Belki bunda dünyanın nasıl algılandığının/algılatıldığının da payı var. Düşünmüyoruz. Sormuyoruz. Sormamız/düşünmemiz istenmiyor. Modern yaşamın hızı ve karmaşası içinde bir çok insan için ‘popüler olan’a katılmak artık neredeyse tek geçerli varoluş biçimi. ‘Popüler olan’, çoklukla bireyin kendi ‘özgür’ tercihiymiş gibi allanıp pullanıyor. Birey’e ‘tarzını yarat’ diyen reklamın tarzını tekrarlayarak birey, bu şekilde özgürleştiğini sanıyor. Bu biçimiyle popüler kültür o kadar etkili ki, popüler yaşam biçiminin biraz dışına düşen insan ne yazık ki kendini eksik buluyor. ‘Popüler biçim’e sarılarak kendini ancak onun içinde ‘önemli’ sayıyor. Kabullenmek zor ama modern insan popüler tercihlerle varoluyor, yani bir anlamda popüler olana muhtaç. Elbette burada bildik bir durum da söz konusu; sermaye’nin emeğe mecburiyeti gibi galiba, emeği yaratan insan da popüler’liğe, dolayısıyla sermaye düzeninin yarattığı tanrılara muhtaç. Demek istediğim şu ki; bugün ‘popüler kültür’ en başta söylediğim ‘halkın kültürü’ olarak anlaşılması gereken şeyden uzaklaşmıştır. Popüler kültür bugün; ‘sormamak/bilmemek/öğrenmemek’ üstüne kurulmuşken, ben birey’e ne olduğunu ‘soran kitaplar’ yazmak istiyorum.
Sonuç olarak yine demek istediğim şu ki; öncenin ozanları için ‘popüler’ olan; halktan bir şey istemeden, halkın içinden/ağzından dökülen öyküleri, ağıtları safça, çıkarsız ve hesapsızca yeniden dokuyup güzelleyip yeniden anlatmaktı. Bugünün ‘popüler’ anlayış içinde edebiyat anlayışı ise en hafif ifadeyle malın iyisini değil boyalısını, moda olanını satmaktır. Bütün bu karmaşa içinde, her zorluğa rağmen ‘iyi edebiyat’ için uğraşan emeğe selam olsun.
- Şu huzursuzluk meselesine gelmek istiyorum. İlk kitabınız için Cevat Çapan hoca söylemişti bunu. Bu romanın arka kapağında da ‘huzursuz’ roman yazılmış. Bu huzursuzluğun kaynağı ve o kaynağı tetikleyen şeyler neler?
- Ölümden sonra başka bir varoluşa ‘gerçekten’ inananlar için mesele yok belki. Ama böyle sonraki varoluşlar hakkında şüpheleriniz varsa ve hatta hiç inanmıyorsanız o zaman her birimiz belki de söylencedeki Sisifos gibiyiz. Sisifos, koca bir kayayı dik bir tepeye çıkarmakla cezalıydı ve her defasında tam doruğa varacakken gücü tükenir kayayı elinden kaydırırdı. Yaptığımız, biriktirdiğimiz bunca şey hiç oluyor. Ölüyoruz. Ne yapsak bitiyoruz, yıllarca yaşayıp biriktirip örüp çoğaltıp bitiyoruz. Derin bir yeniliş içindeyiz. Bu beni kızdırıyor, kızdığım sayısız haksızlıktan başka. Fakat elbette daha iyi yenilmek de mümkün. Beckett’in dediği gibi; ‘hep denedin, hep yenildin. Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil.’
- Romanda dendiği gibi huzur yalnızca bir tesadüf mü sizce de?
- Bence hedef huzur ya da mutluluk olmamalı. Yaşamış ve yaşayan, hayranlık duyduğum hiçbir büyük sanatçı, büyük düşünür, büyük bilim insanı mutlu değildi. Mutlu olmayı hedefleyerek yaşamadılar. Sadece/yavanca mutlu olmaktan daha büyük, daha güzel, hatta daha onurlu, hatta tadını çıkara çıkara acısını çekerek ve yine de kahramanca yaşamak biçimleri var. Galiba yalnızca aptallar daima mutludur.
Hiçkimse'nin Anısı / Günhan Kuşkanat / Doğan Kitap / 288 s.

E-Kitap - E-book :kitap özetleri, kitap özeti, yeni çıkan kitaplar, romanlar, hikayeler, biyografiler, kitap oku, bedava kitap