Translate

Deliler Kasabası

13 Ekim 2016 Perşembe

DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR (NOAM CHOMSKY)

II. Dünya Savaşında rakiplerinin çoğu savaş nedeniyle zayıf düşmüş veya tamamen yok olmuşken ABD savaştan çok büyük yarar sağladı. Ulusal sınırları içinde hiç saldırıya uğramadı ve üretimi üç katından fazlasına ulaştı. Dünya zenginliğinin gerçek anlamda %50 sine sahip oldu.DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR (NOAM CHOMSKY ile ilgili görsel sonucu



DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR (NOAM CHOMSKY)
TİMEALEM  /  (Özet: A.İmran Bostancıoğlu)

ABD DIŞ POLİTİKASININ TEMEL HEDEFLERİ

     II. Dünya Savaşında rakiplerinin çoğu savaş nedeniyle zayıf düşmüş veya tamamen yok olmuşken ABD savaştan çok büyük yarar sağladı. Ulusal sınırları içinde hiç saldırıya uğramadı ve üretimi üç katından fazlasına ulaştı. Dünya zenginliğinin gerçek anlamda %50 sine sahip
oldu.68.Ulusal Güvenlik Konseyinin önerdiği politikalar ABD’de ‘’fedakarlık ve disiplin’’-diğer bir deyişle muazzam askeri harcamalar ve sosyal hizmetlerde kesintiler- gerektiriyordu. Ayrıca çok fazla iç muhalefete imkan tanıyan ‘’aşırı hoşgörü’’ den kurtulmak gerekiyordu. Dışişleri Bakanlığı Planlama Kadrosu Başkanı George Kennan’ın yazdığı 23. Politika Planlama çalışma içeriğinin bir kısmı şöyledir: Dünya zenginliğinin %50’sine fakat nüfusunun sadece %6.3’ üne sahibiz… Bu durumda haset ve kızgınlığa hedef olmamamız imkansız. Yaklaşan dönem için asıl görevimiz bu eşitsizliği sürdürmemizi sağlayacak bir ilişkiler modeli düşünmek… Savaş sırasında, Dışişleri Bakanlığı ve Dış ilişkiler Konseyi araştırma grupları, ‘’Büyük Alan’’ olarak adlandırdıkları savaş sonrası Dünya için planlar geliştirdiler. Bu planlar çerçevesinde en önemli devletlerden tutun da yüz bin insanın yaşadığı, haritada bile bulamayacağımız  Grenada gibi bir ülkede bile hafif bir sosyal devrim yaşandığında Washington tehlikeyi ortadan kaldırmak için harekete geçecektir. Bunun bir sebebi var. Bir ülke ne kadar zayıf ve yoksul ise, bir örnek olarak o kadar tehlikelidir. Eğer Grenada gibi küçücük, yoksul bir ülke, halkına daha iyi bir yaşam sunmayı başarıyorsa, daha zengin kaynakları olan başka bir yerde insanlar şunu soracaktır: ‘’Biz neden yapmayalım?’’. ABD yatırımcılarının gereksinimlerine tabi kılınmış bir küresel sistem istiyorsanız, sistem parçalarının ayrılıp gitmesine izin veremezsiniz.
DIŞTA İSTİHBARAT
     İnsan hakları konusunda en önemli akademik uzmanlardan biri olan Lars Schoultz’un bir çalışması ‘’ABD yardımının orantısız bir biçimde, kendi vatandaşlarına işkence yapan’’  Latin Amerika hükümetlerine aktığını gösteriyor. Savaş sonrasında ABD  Brezilya, El Salvador, Nikaragua, Guatemala,  Honduras, Kosta Rika, Panama vb. Latin Amerika ülkelerinde bazen bir askeri cuntayı bazen gerilla yapılanmalarını bazen bir uyuşturucu mafya liderini bazen de ülke kaynaklarını sömüren oligarşik yapıları desteklemiştir. Uluslararası Kalkınma Örgütü Oxfam gelişmekte olan 76 ülke içerisinde  yalnız Nikaragua’nın halkın koşullarını iyileştirme ve kalkınma sürecine etkin bir biçimde destek olma amacına hükümetin güçlü bir bağlılık göstermesi, sağlık, eğitim ve tarım hizmetlerini yoksul köylüye ulaştırmak için önemli bir çabanın ortaya konduğunu ifade etmiştir. 
 Bu tespitin hemen arkasından1981’de bir ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi böbürlenerek ‘’Nikaragua’yı Orta Amerika’nın Arnavutluk’u yapacağız’’ diyordu. Yani yoksul, yalıtılmış ve siyaseten radikal bir Nikaragua’dan bahsediyordu. Böylece Sandinista’ların Latin Amerika için yeni ve örnek niteliğinde bir sosyal model yaratma hayali mahvolacaktı. Virüsünüz olduğunda ne yaparsınız? Önce onu yok edersiniz, sonra da potansiyel kurbanları aşılarsınız ki hastalık yayılmasın. ABD’nin Üçüncü Dünya stratejisi de temelde böyledir. Virüsü yok etme işini mümkünse yerel orduya yaptırmak akıllıcadır. Eğer yapamıyorsa kendi kuvvetlerinizi göndermeniz gerekir. Bu hem daha pahalıdır hem de nahoştur, ama bazen mecbur kalırsınız. İşte Vietnam’da buna mecbur kalındı. ABD, bağımsız kalkınma hastalığının kökünü Vietnam’da kazırken yayılmasını da önledi.
İÇTE BEYİN YIKAMA
     Rusların Batı Avrupa’yı fethetmek gibi bir amacı yoktu ve NATO’nun başlıca rolü ‘’korunmasız halklara bir güven duygusu’’ vermekti. Geleneksel görüşe göre soğuk savaş, iki süper güç arasındaki çatışmaydı. Sovyet saldırılarından kaynaklanıyordu ve ABD Sovyetler Birliğini zapt etmeye çalışarak Dünyayı saldırılardan koruyordu. İki ülkenin içindeyse SSCB kanadında askeri-bürokratik sınıfın iktidardaki yerini sağlamlaştırdı ve ABD’nin kendi halkını ileri teknolojili sanayiye mali destek vermeye zorlaması için bir yol sağladı. Kullanılan yöntem eskiden beri başvurulan bir çareydi, yani büyük bir düşman karşısında uyandırılan korkuydu. O halde soğuk savaş SSCB ve ABD arasında bir çeşit örtülü anlaşmaydı ve bu anlaşmayla ABD, Üçüncü Dünyaya karşı savaşlarını yürütürken Avrupa’daki müttefiklerini idare ediyor, aynı anda Sovyet yöneticiler de kendi iç imparatorluklarını ve Doğu Avrupa’daki uydularını demir yumrukla yönetiyorlardı. Her bir taraf kendi hakimiyet alanları içinde uyguladığı baskı ve şiddeti ötekini kullanarak haklı gösteriyordu. Bir savunma istihbarat merkezi araştırmasının 1980 de gösterdiği gibi aslında Sovyet iktidarı son 30 yıldır düşüşteydi. Birkaç yıl sonra da Sovyet sistemi çöktü. Artık yeni düşmanlar icat etmek gerekiyordu. Ortadan kalkan Kötülük İmparatorluğunun yerine geçen bir şey de Latin Amerikalı uyuşturucu tacirlerinin oluşturduğu tehditti.1988 de halkın büyük çoğunluğu bütçe açığını en büyük sorun olarak görürken ve %3 ü uyuşturucudan bahsederken yapılan medya kampanyasından sonra ise bütçe kaygısı iyice azalmış, uyuşturucu kaygısı %40-45 dolaylarına fırlamıştı. Enteresan olan ABD’nin uyuşturucuyla olan mücadelesi ölüme sebebiyet vermeyen marihuanaya yönelikti. Bu kısıtlama uyuşturucu sorununu daha da kötüleştirdi. Çoğu marihuana kullanıcısı bu nispeten zararsız uyuşturucudan kokain gibi gizlenmesi daha kolay fakat daha tehlikeli uyuşturuculara yöneldi. 
MÜREFFEH AZINLIK, HUZURSUZ ÇOĞUNLUK
   Başkan Nixon (1969-1974), ABD’nin küresel sistem hakimiyetinin düşüşe uğradığını ve Japonya ile Almanya merkezli Avrupa’nın daha büyük rol oynadığı yeni üç kutuplu dünya düzeninde ABD’nin Dünyanın bankeri olarak iş göremeyeceğini anladı. Dünyada müthiş bir kontrolsüz sermaye büyümesi vardı.1971’de Bretton Woods sistemini kaldırdı ve böylece para birimlerini serbestleştirdi. Bu ve diğer birkaç değişiklik Dünyadaki kontrolsüz sermaye miktarını artırdı ve ekonominin küreselleşmesi denen sürece ivme kazandırdı.
Chomsky ‘’ulusal ekonomilerin olduğu yerlerde ulusal devletler görürüz. Uluslararası bir ekonomimiz olunca uluslararası bir devlete, yani nihai olarak uluslarararası bir yürütme organına doğru yol alıyoruz’’ diyor  ve fiili bir Dünya İmparatorluğu çağına geçildiğini ifade ediyor. Bu İmparatorluğun hükümetinin kendine ait IMF, Dünya Bankası gibi kurumları NAFTA ve GATT gibi ticaret yapıları, G-7 gibi yönetim kurulu toplantıları ve Avrupa Topluluğu gibi bürokratik sistemi vardır. Bütün bu karar alma yapısı esasen uluslararası şirketlere ve bankalara vs. hitap ediyor. Aynı zamanda demokrasiye de etkili bir darbe vuruyor, kararların alınması bu yapının yönetim düzeyine taşınırken ‘’demokrasi açığı’’ denen daha az nüfuzu olan ülke meclisleri ve halkları geriye bırakılmış oluyor. Bu, resmi demokratik ülke yapılarını herhangi bir özden yoksun bırakma amacı taşıyan uzun süreli planın elde ettiği gerçek bir başarıdır.
  Thomas Jeferson’un hedefi ’’leke ve karışımdan arınmış’’ bir ülke meydana getirmekti. Yani Kızılderililer ve siyahlar olmayacak, sırf güzel beyaz Anglosaksonlar olacaktı. Liberallerin isteği buydu. Yerli nüfusun hemen hemen tamamından kurtuldular. Neredeyse hepsini (o zamanın deyimiyle)’’imha etmeyi’’ başardılar. Ama siyahi nüfustan kurtulamadılar ve zamanla onları toplumun bünyesine almak zorunda kaldılar. Irkçılık hep vardı. Ama sömürgecilik bağlamında yol gösterici bir düşünce bir algı olarak gelişti. Bu da anlaşılabilir. Eğer birinin gırtlağına basıyorsanız yaptığınızı gerekçelendirmek zorundasınız. Birilerini soyan, onlara zulmeden, hayatlarını yöneten bir insanın ‘’bakın ben canavarın tekiyim, bunları kendi yararıma yapıyorum’’ dediği pek görülmez. 19.Yüzyılda ABD’de hakim olan ‘’Manifest Destiny’’(açık kader manifestosu) ülkenin yaptığı katliamların gerekçesi olarak 6.Başkan John Quincy Adams(1817-1825) tarafından ortaya atıldı. Yani yaşananlar ilahi bir kurguydu ve suçlular tanrı tarafından cezalandırılmayacaktı.
SIRLAR YALANLAR DEMOKRASİ
      Sözlük tanımının bir sürü farklı boyutu var, ama kabaca söylemek gerekirse, bir toplum, ancak içindeki insanların kamu politikasının oluşumunda yer almak için ciddi fırsatlara sahip olduğu ölçüde demokratiktir. Uzun dönemler boyunca kamu politikasının uygulanması ve planlamasına halkın katılımı ABD de çok düşük orandaydı. 
 İş dünyasının idaresindeki bir toplumda yaşıyoruz. Siyasi partiler uzunca bir zaman iş çıkarlarını temsil etti. Chomsky sağlam temelleri olduğunu düşündüğü Thomas Ferguson’un ‘’siyaset yatırım teorisi’’nin kendi savını desteklediğini ifade ediyor. Ferguson devletin ortak bir çıkar etrafında toplanan yatırımcı koalisyonlarından oluştuğu kanısında. Siyasi arenada yer almak için bu tür bir koalisyona katılmanıza yetecek kadar kaynağa ve özel güce sahip olmanız gerekiyor. 19.yüzyılın başlarından beri bu tür yatırımcı grupları arasında bir iktidar mücadelesi sürüyor. Görünürde çok önemli bir şeyin yaşanmadığı uzun dönemler boyunca büyük yatırımcı gruplarının kamu politikasının nasıl olması gerektiği konusunda aşağı yukarı aynı fikirde oldukları zamanlardı sadece. Yatırımcı gruplar arasında bakış açısı farklılıkları olduğunda çatışmalar baş gösterecektir. Faşizm siyasi bir terimdir ama şirketlere bakarsanız gücün katı bir biçimde tepeden aşağı bir yön izlediğini görürsünüz. Tabandan yukarı bir güç ya da planlama akışı yoktur. Nihai güç yatırımcıların mal sahiplerinin, bankaların ellerinde bulunur. Bugün, dünyadaki en büyük iki yüz şirket dünyanın toplam varlıklarının çeyreğinden fazlasını kontrol ediyor ve bu kontrol gitgide artıyor.
1920’lerde radyo kitle iletişim aracı olarak ortaya çıktığında neredeyse istisnasız olarak tüm ülkeler devlet radyosunu tercih ederken ABD’de radyo tamamen özel sektöre devredildi. ABD’nin dünyanın geri kalanlarıyla aynı yolu seçmesi gerektiği kanaatinde olan kilise toplulukları, işçi sendikaları ve diğer kamu menfaati toplulukları vardı. Ama ABD iş çevreleri tarafından yönetilen bir ülke olduğu için kamu menfaatini savunanlar kaybettiler. On yıl sonra televizyon çıktığında bu mücadele dünyanın geri kalanında tekrarlanırken ABD de ise hiç kavga konusu bile olmadı. Televizyon, hiçbir tartışma yaşanmadan tamamen ticarileştirildi. ABD dışında hemen hemen tüm ülkelerde televizyon kamu sektörüne verilmişti. Chomsky baskı makinasından sonra ilk büyük kitle iletişim aracı olan radyonun 1920lerde kullanılmaya başlanmasını ve verilen mücadeleyi Bob McChensey’ in  ‘’Telekominikasyon, Kitle İletişimi ve Demokrasi’’ kitabından aktarırken, medya ve demokrasi konusunda Adam Smith’le aynı fikirde olduğunu ifade ediyor. Eşitliğe doğru bir yönelim görmek istiyoruz. Sadece fırsat eşitliği değil, gerçek eşitlik: Kişinin var oluşunun her aşamasında bilgiye erişme ve o bilgiye dayanarak kararlar alma kabiliyeti. O halde demokratik bir iletişim sistemi, büyük ölçüde halk katılımı içerecek ve hem kamu çıkarlarını hem de hakikat, dürüstlük ve keşfetme gibi gerçek değerleri yansıtacaktır.
 Fakat ABD’de bu beklenti zaten başlangıçta ölü doğmuşu. Sistemin kamu çıkarı, halk katılımı, demokratik iletişim gibi bir derdi yoktu. Federal İletişim Komisyonu’nun  özel yayın şirketlerinin programlarının bir kısmını kamu menfaatine dönük amaçlara ayırmaları yönünde bir yaptırımı bulunuyordu. Bu komisyonun koşullarını karşılama zorunluluğunun kendileri için bir sıkıntı olduğunu anlayan sektör bu yükü omuzlarından atarak küçük ve az finanse edilen bir resmi yayın sisteminin kurulmasına izin vermenin daha kolay olacağına karar verdiler. 
 Ancak o zaman bu hizmeti yerine getirmek zorunda olmadıklarını iddia edebilirlerdi. İşte şirketlerce finanse edilen devlet radyo ve televizyonunun ABD’de başlangıcı bu şekildeydi. Bu süreç daima yoğun bir sınıf savaşı içinde olan, fazlasıyla sınıf bilincine sahip bir iş sisteminin çıkarları ve gücünün yansımalarından biridir. Bu sınıf, karar verici ve katılımcı kimseyi istemiyor; tüketiciler ve politik seyircilerden oluşan edilgin itaatkar bir halk istiyorlar. Öyle ayrışmış ve yalıtılmış bir halk topluluğu olmalı ki bu, kendi sınırlı kaynaklarını bir araya getirerek, bir noktada toplanmış iktidarı ortadan kaldıracak bağımsız ve etkili bir kuvvet haline gelmemeli. Bu çok tuhaf bir demokrasi kavramı, çünkü gücünüz sahip olduğunuz dolar miktarına bağlı ve seçimleriniz gerçek güç odakları tarafından fazlasıyla yapılandırılmış seçeneklerle sınırlı.
Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler potansiyel olarak zengin ve güçlü, fakat kendi zenginleri üzerinde kontrol sağlayamadıkları sürece hep sıkıntı içinde olacaklar. Orta Amerika’daki yoksul insanlar da kendi menfaatlerine oy kullandıkları zaman, sonuç terör oluyor; Yarım kürenin süper gücü tarafından organize ve idare edilen, ayrıca ülkenin üst sınıfları tarafından yerel düzeyde denetlenen bir terör. Bu tip ülkelerin zenginleri hiçbir toplumsal yükümlülük taşımıyor vergi ödemiyor ve paralarını ülke içinde tutmuyorlar.
Elbette bu ülkelerden bir bütün olarak bahsedemezsiniz. İçlerinde farklı gruplar var ve bu grupların bazıları için mevcut durum harika. Tıpkı Hindistan’da Britanya İmparatorluğu’nun iyi olduğunu düşünen inanların bulunduğu gibi. Britanya’yla bağlantı içindeydiler, onun aracılığıyla  kendilerini zenginleştirdiler ve onları sevdiler. En fakir ülkelerde yaşayıp daima çok ayrıcalıklı çevrelerde bulunmak mümkün. Örneğin Mısır’da lüks havaalanından kaldığınız beş yıldızlı otelinize limuzininizle giderken Kahire’deki yoksul insanların  pek farkına varmazsınız. New York’ta da sokaklarda uyuyan evsiz insanların ve birkaç sokak ötede aç çocukların olduğu gerçeğini bir şekilde göz ardı edebilirsiniz.
Yazar, Amerikan aydınlarıyla İsrail arasındaki aşk ilişkisinin, İsrail’in tüm Arap dünyası karşısındaki ezici askeri zaferinden doğduğu görüşünde. ‘’Bu zafer, ABD’nin Hindiçin’ i tahrip etme ve kontrol altına alma çabasında başarılı olamadığı bir sırada gerçekleşti. İşin nasıl yapılacağını göstermesi için Moşe Dayan’ı oraya göndermemiz gerektiğine dair şakalar dolaşıyordu ortalıkta’’ diye halkın hissiyatını ifade ediyor. Liberaller dahil olmak üzere seçkinler arasında endişe yaratan iç çalkantı da vardı bu sırada. İsrail aşağı tabakalarla nasıl başa çıkılacağını -onların gerçekten nasıl ezileceğini- gösterdi ve böylece Amerikan aydınları arasında kendisine bir sürü puan topladı. 
TÜM DÜNYADA
Yazar BM’nin adeta ABD gücünün bir temsilcisi haline geldiğini –yani ABD iş camiasının- yapılmasını istediği şeyleri yaptığını söylüyor. BM’nin barışı koruma faaliyetlerinin büyük bir kısmı şirketlerin iş yapmak için ihtiyaç duyduğu  ‘’istikrar’’ seviyesini koruma amacını taşıyor. Bu kirli bir iş ve BM’ye yaptırmaktan da memnunlar. UNCTAD (BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı) bir yere kadar gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını savundu ve belli bir takım Washington politikalarına karşı çıkan uzman bir ses oldu, dolayısıyla zayıflatıldı ve terbiye edildi. ILO uluslararası çalışma standartlarını ihlal etmekten ötürü ABD’yi kınadı. Sonrasında ABD bu örgütle ilişkisini kesti ve örgüte olan 100 milyon dolar borcunu ödemeyi reddetti.
DEĞERLENDİRME
İncelediğimiz kitap 400 sayfayı aşkın bir hacme sahip olup, özetimizin eserin tümüne ilişkin yeterince fikir vermediği iddia edilebilir. Aynı kitaptan farklı bölümleri ön plana çıkaran farklı özetler çıkarmak da mümkündür. Kitabın bölümlerindeki geniş yelpazeye dağılan çeşitlilik içinde belli konuları öne çıkarmaya çalışarak özette bir bütünlük oluşturmaya çalışıldı. Orijinal baskısı 2011 yılında olmasına rağmen yazarın geniş bir zaman sürecindeki muhtelif konuşmalarından ve mülakatlarından oluşturulan bir derleme olduğu için güncel olmayan ve eski kabul edilebilecek tespit ve malumatları ihtiva etmekte. Bununla birlikte kuruluşundan bu yana değişmeyen, 2.Dünya Savaşından sonra da tümüyle gerçekleşen ABD’nin dünya hakimiyeti hedefi için neleri feda edebileceğini açıklıkla ele alması açısından özel bir hüviyet taşıyor.
 Yazar hakkında verilen bilgide Chomsky’nin Marx, Lenin, Shakespeare, Aristoteles, İncil, Platon ve Freud’dan sonra tüm zamanlarda alıntı yapılan isimler arasında 8. Sırada yer aldığı ifade ediliyor. Öte yandan önde gelen ABD medyasında kendisine söz hakkı tanınmadığı anlaşılıyor. Yahudi kökenli bir ABD vatandaşı olarak Chomsky’nin görünen yüzü sağduyulu, adil, anti Amerikan ve  İsrail ve egemen güçler karşıtı bir görünüm arzediyor.
Dünyadaki tüm devletlerin, çok uluslu şirketlerin ve uluslararası örgütlerin ABD menfaatlerini maksimize etmeye matuf  kurgulanması, bunun küçük aksaklıklara rağmen uygulanıyor oluşu ve onların iradesi dışında adım atmanın imkansızlığı düşüncesi, diğer ülke insanları için aşılması imkansız bir psikolojik yenilgi ve cam tavan sendromu geliştirecektir. ABD her ne kadar türlü ülkeler farklı coğrafyalar, stratejik nokta, etnik unsurlar, enerji kaynakları için farklı senaryolara ilişkin farklı planlar yapıyor olsa da Dünyanın tümünün istisnasız ve kesintisiz onlarca kontrol edilebilir olduğuna ve gelecekte de bu şekilde olacağına dair bir garantiye sahip olduklarını düşünülmemektedir. 


E-Kitap - E-book :kitap özetleri, kitap özeti, yeni çıkan kitaplar, romanlar, hikayeler, biyografiler, kitap oku, bedava kitap