https://kitapozetlerioku.blogspot.com/google2d2f70c9684a41ad.html Kitap Özetleri, Kitap Özeti / E-Kitap - E-book: kitap oku

Translate

İzleyiciler

kitap oku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap oku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2022 Cumartesi

Güneşte Hiç Tazelik Yok

“Güneşte Hiç Tazelik Yok”

Beat Kuşağı'nın Kuzeybatılılar kolunun son temsilcilerinden Richard Brautigan’ın İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde kendi iç savaşını veren, zamanda oradan oraya savrulan bir adamın hikâyesini anlattığı Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek kitabı üzerine bir yazı.



Richard Brautigan’ın intihar etmeden önce kaleme aldığı son romanı Yani Rüzgâr Her şeyi Alıp Götürmeyecek, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Amerika’da yaşanan gündelik hayata mercek tutan bir kitap. Bu sarsıcı kitap benim yazarla tanışma kitabım oldu. Ölüme farklı gözlerle bakmaya

26 Mart 2020 Perşembe

Görkemli Dünya”nın Kapısını Aralamak


David Le Breton, Yürümeye Övgü[1] adlı kitabının hemen başında yürüyüş için, “Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur. (…) Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir.” ifadelerini kullanıyor. Özellikle doğa yürüyüşleri, insanın kendi içine dönmesine, kendisini ve dünyayı her anlamda sorgulamasına yardımcı olan bir derinliği içinde barındırır. Yürüyüşün özünde var olan bu sorgulama, insanı önceki halinden belli ölçülerde farklılaştırır. Breton’un “İnsan bazen yürüyüşten değişmiş olarak döner,” cümlesi de bu sorgulamanın bir sonucudur mutlaka.
Everest Yayınları tarafından Temmuz 2018’de, Esen Akyel çevirisiyle okurla buluşturulan Görkemli Dünya, dünya edebiyatına Siddhartha, Bozkırkurdu,

23 Mart 2020 Pazartesi

Öyküye Bir Nefes: Güneşi Kötü Evler


güneşi kötü evler
İlk kitabı Avuntular’dan (İletişim Yayınları, 2017) neredeyse iki yıl sonra ikinci kitabı Güneşi Kötü Evler (Everest Yayınları, Kasım 2019) ile öykü okurlarını yeniden selamladı Ömer Arslan. Bir öyküsü hariç (Malta Yok) aşağı yukarı 8-10 sayfalık öykülerden oluşan toplamda on üç öyküye yer vermiş yazar yeni kitabında. Bu anlamda bir önceki kitabına göre öykü sayısı neredeyse yarı yarıya azalmış. Bu, aslında anlamsız, sayısal verileri bir kenarda bırakırsak Ömer Arslan’ın

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Carlos María Domínguez – Kağıt Ev

Carlos_María_Domínguez
1998 ilkbaharında Bluma Lennon, Soho’daki bir kitapçıdan Emily Dickinson’ın Şiirler’inin eski bir baskısını aldı ve ilk köşe başında, tam da ikinci şiiri okumaya başladığında bir arabanın altında kaldı.

Hasan Ali Toptaş – Sonsuzluğa Nokta


hasan-ali-toptas
Hıncahınç bir kalabalıkta, insanın en büyük sorunu kaçmaktır.
*
Çünkü bir sınırın hangi şartlarda ve nasıl geçildiği, ne düşlenir, ne anlatılır, ne de anlaşılır; onu, ancak ve ancak yaşayanlar bilir. Onlar da anlatmaktan kaçınırlar, kaçınmasalar da anlatmazlar; ya da anlattıkları bir düştür yalnızca, gerçeğin kokusuyla tatlandırılmış, gerçeğin rüzgarıyla biçimlendirilmiş, imkansız bir düştür…

3 Ocak 2017 Salı

Robert Bryndza'dan 'Buzdaki Kız'


“Buzdaki Kız”, Slovak asıllı polis Erika’nın vahşice öldürülmüş, zengin bir genç bir kadının cinayetini araştırmasını konu alıyor. Erika araştırma boyunca hem kurbanın nüfuzlu ailesinden gelen baskılarla hem de kendi teşkilatının seksizmiyle mücadele etmek zorunda.


[Haber görseli]Yepyeni bir kadın dedektif
 
İyi bir polisiye romanı asla sadece suçu kimin işlediğiyle ilgili değildir. Polisiye, türünün doğası gereği toplumun içini oyan kötülük ve yozlaşmayı ve bunları perçinleyen (aile, okul, bürokrasi, yargı ve polis gibi) kurumları ele alır. Polisiyenin Altın Çağı’nda (1920 ve 30’lar) çok popüler olan ve tek bir malikânede geçen, dış dünyayla ilişkisi yokmuş gibi gözüken “kapalı oda” polisiyeleri bile aristokrat sınıfa ve her an yıkılabilecek sahte toplumsal huzur ve düzene dair bir eleştiridir. Fakat polisiye türü zaman içinde, Altın Çağ’ın üstü örtülü ve bilinçaltı eleştirilerinden uzaklaşıp, toplumsal kaygıları doğrudan ele alacak bir yönde gelişti. Günümüzün çok satan ve izlenen polisiyelerinin ortak özelliği toplumsal bir kötülüğü saklandığı köşeden çıkarıp, tüm karmaşıklığıyla ele alması.
Eğer iyi bir polisiyenin gücünün bir kısmı toplumsal yozlaşmayı ele alış biçiminden geliyorsa, diğer bir kısmı da detektif karakterinden gelir.  İlk örneklerinden günümüze (Auguste Dupin, Sherlock Holmes, Miss Marple, Kurt Wallander, vb.) polisiye romanının taşıyıcı unsuru kendine has bir karakteri ve yöntemi olan detektiftir. Bu yüzden raflarda aynı detektifin maceralarını konu alan serileri sıkça görürüz. Hiçbir yazar okuyucuyu etkilemeyi başarmış ve formülü tutturmuş bir detektifi kolay kolay çöpe atmaz. Her ne kadar 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar kurgusal erkek detektifler türe hâkim olmuş olsalar da, 1970’lerden itibaren feminist hareketin görünürlüğünün artması ve taleplerini bir bir elde etmesiyle, yerlerini kadın detektiflere bıraktılar. Günümüzde hem ekranda hem de edebiyatta (Sara Paretsky’nin Sert Oyun romanıyla ilk kez tanıştığımız) seksi ve sert Warshawski gibi detektiflerden, (Danimarka dizisi Forbrydelsen’deki) Sarah Lund gibi saplantılı ve dış görünüşüne önem vermeyen bir polise ve (Stieg Larsson’un Milennium Serisi’ndeki) Lisbeth Salander gibi asosyal ve

14 Aralık 2016 Çarşamba

J. K. Rowling'ten 'Harry Potter ve Sırlar Odası'

J. K. Rowling’in efsanevi serisinin ikinci halkası “Sırlar Odası”nın resimli özel edisyonu, Kate Greenaway Ödülü’lü çizer Jim Kay’in elinden çıkma. Kay’in Harry Potter evrenine kattığı yorum, adeta büyüleyici bir tablo gibi etkileyici.


İngiltere’de 1998’de ilk kez basılan, Yapı Kredi Yayınları tarafından 2001’de Sevin Okyay’ın usta çevirisiyle Türkçeye uyarlanan bu eser, bana büyük bir mutluluk kaynağı olmuştu. Özel baskıda da Okyay’ın adını görmek, o akıcı, eğlenceli ve su gibi akan dilin müjdesini veriyor adeta.
Burada kısa bir parantez açalım: Neden sert kapaklı, büyük boyutlu bir özel baskı tercih edilmiş? Yayıncılar, günümüz okurlarının klasikleşmiş eserler

2 Aralık 2016 Cuma

Franz Werfel'den 'Mezunlar Günü'

Franz Werfel’in 1928’de yayımlanan “Mezunlar Günü” romanında başkalarına benzemediği için arkadaşları arasında ve hatta aile içinde hırpalanan bir delikanlının, Adler’in hikâyesi anlatılıyor.


Ezmek insanın fıtratında mı var?
Sorun galiba herkesin birbirini kendine benzetme isteğinde. Bu tiksinç benzerlik, insanı insanlıktan çıkaran en başat özelliği olmuş. Üstelik kişi bunu, kendini şaşırtıcı derecede bir başkasından farklı ve özel görme gafletine düşerek yapıyor. Herkesi eninde sonunda yenme ve hayatta kalma dürtüsü. Eşitler arası birincilik. Şeytani farklılığıyla daha da uzun, konforlu yaşayıp yanı başındakine fark atma hevesi… Benzerler arasında sonu gelmeyen bir savaş. “Kimse beni anlamıyor” derken bile kendini öven iki ayaklı gurur tabloları. Tiksinç değil mi? Sana benzemeyeni hunharca ezme isteği! Sana benzeyenden üstün olma dürtüsü! Doymamazlık…
Şu doğurduğum muhteşem yaratığa bak tıpkı babası, dedesi, amcası, dayısı.”
Şu minik ellere bak aynı ben, aynı halası, anneannesi, teyzesi.”
Oğlum tam bir akıl küpü, dayısına çekmiş.”
Övgüler, övgüler, övgüler. Burnu büyük iki ayaklı muhteşem gurur abideleri. İyi-kötü, zalim-merhametli, akıllı-deli, güzel-çirkin. Alt ve üst sınırlar belirlenmiş ve bu çizginin arasında insani değerler oluşturulmuş. İnsanoğlunun bir vicdan ortalaması var yani, iyiliğinin bir ortası, aklî dengesi, güzelliğin bir ölçüsü. Afrika’da altın arayan adamla, Güney Amerika’nın tarla süren çiftçisiyle, Avustralya’nın yerlisiyle, kapı komşumuzla bu bizi öyle benzer kılıyor ki. Ne kadar yabancı gelse de sana, Japon kadınla Ortadoğulu bir erkeğin sayılamayacak kadar çok benzerliği var. Hollandalı çiftçiyle ortak bir kaygıya sahipsin. Rengin farklı ama kurnazlığın aynı, gözleriniz birbirine benzemiyor fakat hayatta kalma arzunuz birbiriyle yarışır, dilini anlamıyorsun buna rağmen üreme ihtiyacın örtüşüyor. Başarı hırsın ister İstanbul’da ister New York’ta yaşa aynı. Akıllı, zeki, güzel, başarılı, sosyal, konuşkan, sevecen, uyumlu olman söylendi ve sen başkalarında da aynı özellikleri arayıp duruyorsun, olmazsa kendine benzetmek için hırpalamak senin görevin. Ezmek insanın fıtratında mı var?

SORGU YARGICININ AŞAĞILAMALARI
Franz Werfel’in 1928’de yayımlanan “Mezunlar Günü” romanında başkalarına benzemediği için

Homeros'tan 'İlyada'

Edebiyat tarihini başlatan “İlyada” destanı üzerine, iki bin yılı aşkın süredir filozoflar ve yazarlar çok şeyler yazdı; her okuyan nesil kendine başka bir Homeros buldu destanın içinde.


Savaş alanıdır tüm dünya
William Shakespeare “Size Nasıl Geliyorsa” komedisinde bütün dünyanın sahneden ibaret olduğunu söyler: “Tümüyle bir sahnedir yaşam / Erkeklerle kadınlarsa, hepsi birer oyuncu.” Shakespeare’in dünya görüşünü herhalde en iyi yansıtan sözleri bunlardır. Bu sözleri Homeros’a uyarlarsak, koca ozan büyük bir olasılıkla “Tüm dünya bir savaş alanıdır / kadınlarla erkekler de savaşçı” derdi. Edebiyat tarihini başlatanİlyada (Homeros, Can Yay., Azra Erhat, A. Kadir 622 s.) destanı üzerine, iki bin yılı aşkın süredir filozoflar ve yazarlar çok şeyler yazdı; her okuyan nesil kendine başka bir Homeros buldu destanın içinde. Bugün savaşın, göçlerin, adaletsizliğin ortasında biz de kendi destanımızı buluyoruz Homeros’ta.
Homeros İlyada’da kendi çağından yaklaşık beş yüz önce yaşanmış Truva savaşını anlatır ama satırlara yansıyan aslında kendi çağıdır. Tunç çağında bilinmeyen demir silahlarla kuşanmıştır savaşçıları; savaş gemileri de Minoen uygarlığından çok sonralarına ait olabilecek yapıdadır.
Savaşlar neden çıkar karmaşık bir sorudur her zaman. Troya savaşında da savaşların çıkış nedeni ardında gizlenen ikiyüzlülüğü çok iyi anlatır Homeros. Savaşın ilk başta nedeni Akha kralı Meneleos’us güzel karısı Helene’nin Troyalı Prens Paris tarafından kaçırılmasıdır. Bunun üzerine Akhalılar Helene’yi geri almak üzere büyük bir ordu toparlayıp Girit, Trakya ve Anadolu’ya saldırırlar. Bir kraliçenin kaçırılması olayı, her çağda olacağı gibi, savaşa yol açacak güçte bir nedendir fakat İlyada’da, savaşın gerçek nedenleri de dile getirilir: bunlar, değerli maden yatakları, kendilerininkinden daha gelişmiş bir uygarlığın ürünleri, köle olarak kazanılacak kadınlar ve hazinelerdir. Aslında Meneleos’un onurunu kurtarmaktan çok öte amaçları olduğu hiç gizlenmez.

KAHRAMANIN TRAJEDİSİ
Azra Erhat, İlyada’nın iki katlı bir sahne olarak okunması gerektiğini söyler. Bir bakıma aşağıdakiler ile

4 Eylül 2016 Pazar

Dostoyevski _ Budala

Dostoyevski _ Büdala ile ilgili görsel sonucuGerçekten de, diyelim, varsıl olmak, iyi bir aileden gelmek, eli yüzü düzgün olmak, fena bir eğitim almamış olmak, aptal olmamak, hatta iyi yürekli olmak, ama aynı zamanda da hiçbir yeteneği, hiçbir özelliği, hatta hiçbir tuhaflığı olmamak; kendine özgü hiç bir düşüncesi olmamak, tümüyle ve

8 Haziran 2016 Çarşamba

İrem Uzunhasanoğlu’nun ikinci kitabı “365

[Haber görseli]
Kısa bir süre önce ilk kitabı “Gitme, Gül Yanakların Solar” adlı anneannesinin mübadele anılarından kurguladığı romanıyla okuyucularla tanışan Uzunhasanoğlu, bu kez yurt dışında çok popüler olan bir tarzı ilk kez Türkiye’de derleyip “365”adıyla piyasaya çıkarttı.
Yazar, yazmak isteyen ama nereden başlayacağını bilmeyenler için yol gösterici bir kitap olan “365”i  İngiliz Dili

“Gözyaşı Konağı” geriye dönüşlerle gelişen bir roman

'Yalnızı arayıp soran, merak eden, hatırlayan olmaz'

“Gözyaşı Konağı” geriye dönüşlerle gelişen bir roman. 1800’lerin sonunda yaşanan olaylara dayanan romanda Halid Ziya ve çağdaşlarının tadı var. Olayların kuruluşu, kahramanların davranışları o romanları anımsatıyor. Şebnem İşigüzel, romanın gelişimini daha çok başkahramanının anlatımlarına dayandırmış.



“1876 yılı baharında gayrımeşru bebeğimi doğurmak üzere evin erkeklerinden habersiz Büyükada’ya gönderildim” diye başlıyor Şebnem İşigüzel’in “Gözyaşı Konağı”.
1876 hareketli bir yıl. 14 Şubar’ta Alexander Graham Bell telefonu icat etmiş. 30 Mayıs’ta Abdülaziz tahttan indirilip yerine V. Murat geçiyor. 4 Haziran’da Abdülaziz ölmüş. İntihar ettiği söylense de öldürüldüğü iddiaları da var. 31 Ağustos’ta akıl sağlığı yerinde olmadığı anlaşılan V. Murat tahttan indirilip yerine II. Abdülhamit geçecek.

1 Mayıs 2016 Pazar

Bir Uzay Efsanesi - Arthur C. Clarke


Bir Uzay Efsanesi - Arthur C. Clarke
Ay'da ortaya çıkarılan bir bilinmezlik;
Bu keşfin açtığı ufuklar öylesine engindir ki...
İlk kez güneş sisteminin derinliklerine insanlar gönderilir. Ama bu insanlar, hedeflerine

Azgın Mevsimler / Raymond Carver

Huzursuzluğun hikâyesi

Raymond Carver, “Azgın Mevsimler” adını taşıyan kitabındaki öykülerin tamamında ikili ilişkiler üzerine gidiyor. Carver'ın yakından baktığı yer kadın ve erkeğin aşama kat etmiş birliktelikleri. Elinde bir büyüteçle üzerine eğilmiş, çiftlerin neyin peşinde olduklarını anlamaya çalışıyor yazar.
[Haber görseli]Raymond Carver'ın öykülerini okuduğumda ilk sorduğum soru şu oluyor: Burada anlatılmaya değer olan ne? Bunu hemen görmekte zorlanıyorum. Carver, burada ne bulmuş ve neden bu ânı kendisinden ayırdedilemeyecek binlercesinden

Mezbaha 5 - Kurt Vonnegut kitap özetleri, kitap özeti


Mezbaha 5 - Kurt Vonnegut
Tüm zamanların en büyük savaş karşıtı romanlarından Mezbaha 5'te, Dresden bombardımanı merkezinde bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz.
Billy Pilgrim beceriksiz bir zaman gezgini; nereye gideceğini kontrol edemiyor ve

28 Mart 2016 Pazartesi

Delilik toplum içindir! * Asabiyeci/ Machado de Asis

Machado de Asis, “Asabiyeci”de, idealist doktor Simao Bacamerte’nin, deliliğin gizli ama yaygın yönünü keşfedip kendi dengesinin sarsıldığı bir anlatıyla imza atarken bizi, Brezilya’daki dönüşüm sancılarıyla da yüzleştiriyor.



[Haber görseli]Edebiyatı, felsefeyi ve mizahı bir potada eritip gerçekçi öyküler ve romanlar kaleme almak çok kolay bir iş değil. Machado de Asis, bunu başaran ender yazarlardan.
Asis’in kitaplarında, hayat öyküleriyle beraber çoğunlukla göz ardı edilen denge öne çıkıyor. Türkçedeki Filozof Köpek’te ve Mezarımdan Yazıyorum’da hep bunları görüyoruz.
Asis, Asabiyeci’yle Simao Bacamerte karakteri etrafında şekillendirdiği olay örgüsünde deliliğin yaşamdaki yerini

18 Ocak 2016 Pazartesi

Jerome K. Jerome, “Aylak Bir Adamdan Aylak Düşünceler”


[Haber görseli]
Jerome K. Jerome'un denemeleri... 

Pipoya adanmış bir kitap
Jerome K. Jerome metinlerini okuyanlar bilir; yazar asla büyük cümlelerin peşinde koşmaz ve ağdalı laflarla içinden çıkılmaz “fikirler” ortaya atmaz. Jerome, sadeliği, mizahı ve dürüstlüğü önemser, diyeceğini der ve kenara çekilir. Kayıkta Üç Adam ve Teknede Üç Adam isimleriyle Türkçeleştirilen “Three Man On A Boat”ta, cesur bir yolculuk yerine, bir nehirde kayıkta seyahate çıkan üç adam ve Montnorency adlı köpeğin komik hikâyesini anlatmıştı. Kitaptaki dar alan, geniş mizah ve bol hikâye, yazarın üslubunun tam bir yansımasıydı. 
Jerome, hikâye anlatıcılığı dışında az ve öz söyleyip çok şey düşündüren bir denemeci de. “Bir ineği bile

16 Aralık 2015 Çarşamba

Harper Lee'den 'Tespih Ağacının Gölgesinde'


'Tespih Ağacının Gölgesinde', bundan elli beş yıl önce yayımlanan "Bülbülü Öldürmek"in devamı olma özelliğini; önyargılar, haksızlıklar, çatışmalar ve sınıf algısı gibi kavramlar üzerinde, okuru tekrar düşünmeye çağırmasında buluyor. Ancak bakışlar, ilk romandan yirmi yıl ötesine gidiyor ve küçük kız Scout, bir genç kadın olarak tekrar sahne alıyor.


[Haber görseli]Harper Lee'den 'Tespih Ağacının Gölgesinde'
Bülbül hâlâ yaşıyor!
TÜYAP 34. İstanbul Kitap Fuarı zamanında okuma listemize giren pek çok kitaptan biri olan Tespih Ağacının Gölgesinde'nin arka kapağında şöyle bir ifade yer alıyor: "Son yılların en büyük edebiyat olayı."
Kitap arkalarında yazan ve genellikle gereğinden fazla abartılı çıkışların aksine bu ifadenin, oldukça yerinde bir saptama olduğunu, bunun yanında tartışılmaz bir gerçekliği ifade ettiğini söylemeliyim. Nedeni, Tespih Ağacı'nın Gölgesinde'nin; Harper Lee'nin, 1960'ta yayımlandığında ülkesi ABD'de büyük yankı uyandıran, akabinde Pulitzer'le ödüllendirilen, bir yıl sonra da Gregory Peck'in başrolünü oynadığı bir filmde beyazperdeye aktarıldığında Oscar alan romanı Bülbülü Öldürmek'in devam hikâyesi olması. Bir romanın devam hikâyesinin böylesi "büyük bir edebiyat olayına" dönüşmesinin nedeni ise Tespih Ağacının Gölgesinde'nin, ilk roman Bülbülü Öldürmek'ten tam 55 yıl sonra gelmesi.
Bülbülü Öldürmek, yayımlandığında satış rekorları kırdı, çok konuşuldu, birçok başarı elde etti ve daha düne kadar Harper Lee'nin ilk, aynı zamanda tek romanı olarak kaldı; kabul. Ancak gerçek başarısını ve biricikliğini pek çok insanın yaşamına girerek, pek çoğunun da yaşamını değiştirerek kazandı. Bülbülü Öldürmek, ilk yayımlanışının üzerinden 55 yıl geçmiş olmasına karşın bugün hâlâ okunuyor ve insanların yaşamını değiştirmeye devam ediyor.
Tespih Ağacının Gölgesinde, bir devam hikâyesi olarak tam da bu nedenle önem kazanıyor.
Harper Lee bir anlamda, okurların yaşamlarında ayrıcalıklı bir yer edinmeye farklı bir pencereyle devam etmek

28 Eylül 2015 Pazartesi

E. M. Cioran’dan “Gözyaşları ve Azizler”


[Haber görseli]E. M. Cioran’dan “Gözyaşları ve Azizler”
Yeniden doğan Cioran
Dünyada iz bırakan fikir insanlarının, bu noktaya büyük acılardan geçerek geldiğine dair bir kabul var. Elbette bunun doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır. Ancak var olan kötülüğe kafa yoran pek çok fikir insanının, acı çektiği ve oradan hareketle zemini sağlam düşünceler ürettiği âşikâr. Kısacası bu bir döngü; acıdan düşünce üretmek, fikir üretirken acı çekmek… 
Emil Michel Cioran’ın “kanlı şaka” dediği ve kötülüğün yinelenmesine dayanan yaşamda insan, hem çarmıha gerilir hem de karşısındakini çarmıha germek için can atar. Cioran’ın bu bakış açısı, ilk anda çok karamsar görülebilir, belki de öyle. Peki, Cioran buraya nasıl varmış olabilir? Onun bunalımlı ve melankolik hali, aynı zamanda insanın başına gelenleri yerli yerine oturtma anlamında bir çıkış noktası yakalamasını sağlar. Yani Cioran’ı gamlı bir bilge yapanın, yaşadığı acılar olduğu ortaya çıkar.
Cioran, insanın karanlık ve gerçek tarafına eğilmeyi tercih ediyor. Acıya yukarıdan bakanları bir köşeye koyup onların yaptığının tersine seviyeyi eşitleyerek duruma eğiliyor. Onun yüzündeki tuhaf gülümseme de bundan kaynaklanıyor; acıyı anlamak, kuşkulu bir tebessümü de doğuruyor.
Hayatı anlaşılmaz kılan herkese ve her şeye (din, ideoloji, siyaset vb.) karşı tavır alan Cioran, eşyanın krallığını da reddediyor. Kayıtsızlığın sularında özgürce yüzen Cioran’ın narsist bir tavır takındığı düşünülebilir ama aslında kendi gerçekliğini kurmaya çabalıyor. Önemsediği “şimdi”, onun bitiremediği cümlelerinin; anlatımını noktalayıp rahata eremeyişinin başta gelen nedeni. Bu durum, Cioran’ı dikkatle okuyanlarda ister istemez gerilim yaratır çünkü yazdığı her satırda kara mizahla dolu bir öfke patlamasıyla yüzleşiriz ve bu, Cioran’ın çıkış noktasını oluşturur. Ona göre gerçek filozof ve sanatçıları da benzer bir öfke besler.
Cioran’ın kullandığı öfkeli, acı dolu ve mizahi dil, aslında insanları uyandırmayı, farkındalık yaratmayı ve

13 Mart 2015 Cuma

Ece Temelkuran yeni romanı: 'Devir'


Ece Temelkuran, 1980 yılının 12 Eylülü'ne değin askeri cuntanın dizgeli darbe hazırlığını ve devrimci öğrenci devinimini, Ankara’nın Kurtuluş Mahallesi’nde yaşayan romanın kahramanları Ayşe, Aydın ve Sevgi; Nejla Hanım ve Jale Hanım Teyze’nin tanıtımı eşliğinde ve beş-altı yaşlarındaki Ayşe’nin dünyasından anlatılaştırıyor romanında. Onur Bilge Kula'nın değerlendirmesi...

Haber görseliEce Temelkuran'dan “Devir”
Devrimciler neyi devirecekti?
Ece Temelkuran, Devir'de Devrimci Yolcu bazı devrimcilerinin öykülerini yetkin bir estetik beğeniyle biçemselleştirmiştir. İçeriğine uygun olağanüstü yazınsal bir anlatı olan Devir, bir anımsama, anımsatma, direnme ve umutsuzluktan umut, yenilgiden yengi türetme romanıdır. Ankara Kuğulu Parktaki havuzda yüzen dilsiz kuğular, 1980'de bu çılgın ve hüzünlü kentte yaşanılan utkulu direnişin ve hüzünlü yenilişin tanıklarıdır.
“TEK YOL DEVRİM!”
Temelkuran, 1980 yılının 12 Eylülü'ne değin askeri cuntanın dizgeli darbe hazırlığını ve devrimci öğrenci devinimini, Ankara’nın Kurtuluş Mahallesi’nde yaşayan romanın kahramanları Ayşe, Aydın ve Sevgi; Nejla Hanım ve Jale Hanım Teyze’nin tanıtımı eşliğinde ve beş-altı yaşlarındaki Ayşe’nin dünyasından anlatılaştırmıştır. Nejla Hanım, düzgün, ahlaklı, insancıl batılı yaşam tarzını içselleştirmiş bir Cumhuriyet kadınıdır. Hem kızı Sevim'e sosyalizmde hiç mi milli bayram yok?" diye soracak denli saf hem de "bir tarafın Niğde Öğrenci Yurdu, ülkücü gençler, bir tarafın Mülkiye, solcu gençler ve tam karakolun karşısında oturuyorsun, bütün bunları çocuktan nasıl saklayabilirsin? diyecek denli olayların ayrımındadır. Komünistlikle suçlanan, 1945'te Konservatuar'dan Cebeci'ye dalgın yürüyen Sabahattin Ali'yi üzüntüyle anar. Nejla'nın karşıt kutbu olarak kurgulanan Jale Hanım Teyze'yse, Bülent Ersoy'a hangi gözlük yakışıyor? O neyi giyiyor? Ne zaman kadın oluyor? Askerler ne zaman yönetimi ele alıyor? gibi konularla oyalanan ve hep başkalarından yararlanan bir figürdür.